KÖS YAPMA GELENEĞİ
Anadolu: ortalama 1131 m. Yükseklikte dünyanın en önemli yurtlarından biridir. Burası verimli ovaların yanında buz gibi suların ve otlu yaylaların da çok olduğu bir özellik arzeder. Ata’larımız Anadolu’ ya yerleşirken bu özelliklerini de hesap ederek fetihlere başlarlar. Anadolu fethedildikten sonra Karaözü’ lüler de yer yurt edinmeye çalışırlar. Önce Ardahan sonra Muş ve Ceyhan kıyıları ve Malatya’ ya sürüleri ile birlikte gelerek yerleşirler. Burada Ardahan (Boğazgören), Güvenç, Çırzı ve Başak köylerini kurarlar. Bu insanların büyük çoğunluğu fethedilen yerlerde sürüleri ile birlikte Yörük hayatını seçmişlerdir. Bunlara konar göçer de denmektedir. Türkmen olarak da adlandırılan bu insanlar hayvanlarına büyük önem vermekte kendilerine gösterdikleri özeni hayvanlarından da esirgememektedirler. Karda, yağmurda, çamurda kalmalarına razı olmazlar hem korumak hem de telef olmalarını önlemek için hayvanlarına münasip dağ eteklerinde ağıl ve saya yapmışlardır. Bu hareketleri daha çok hayvanlarına verdikleri önemin bir ifadesi olarak algılanmalıdır. Gerçi hayvanlar bu insanlara ekonomik değeri çok yüksek faydalar sağlamaktadır. Et, süt, deri ve gübre gibi sayılamayacak kadar çok büyük kazançlar edindirdikleri inkar edilemez. Böyle olunca da Karaözü’ lüyü bu değerlerin dışında tutmak yanlış olur. Yukarıdan beri anlatmaya çalıştığımız bu savı doğrulayan tespit edebildiğimiz yirmi adet ağıl ve “Saya” mevcut olduğunu gördük. Bu noktada kısaca ağıl ve sayadan bahsetmek icabedecek.
AĞIL: Koyun ve keçi sürülerinin geceleri barındırıldığı münasip dağ yamaçlarına yapılan büyük kapılı, yerden taban yüksekliği 1,5 - 2 m. Olan tepeden pencereli, ayrı çoban damı olan çit ya da duvarlarla çevrili yer.
SAYA: Evlerde ve ağıl bitişiğinde üstü açık münasip hayvan barınağı burası da ağıl işlevini görür.
Karaözü ve çevresinde belli başlı ağıllar şunlardır:
Ağıl pegi ( köprüaltı çiğdemli )
Ahmet Onbaşı’ nın ağılı – Habibin babası Mağara karakterinde sayası olan ağıl işlevi görmektedir. (kaya değirmenin başı)
Altındişin ağılı ( Kumpınar )
Andunun ağılı ( Büyük ada )
Bakkalın saya ( Çapıtlıçalı )
Bekir ağanın ağılı ( Boyuntarla İsmail Seven’ in bağının üstü) )
Bekir ağanın ağılı ( Kılıçburnunun doğusunda )
Boztepe sayası ( Boztepe’ de )
Cıncıfıtın ağıl ( Kocabeyin arkası )
Gavurun ağıl ( Delibayır köy tarlası içi )
Hoda’ nın ağıl ( Kızılpınar’ ın altı )
Kadı Mustafa’ nın ağıl ( Sayagıl )
Kara Mustafa’ nın ağıl ( Kalenderin başı )
Kocabey ağılı ( Dağ tarla )
Manasın ağılı ( Boztepenin kale köy yüzü bununla ilgili bir de deyim var “Çek Manasın ağılına”. Anca gidersin filan gibi.
Mevlüt oğlunun ağıl ( Taş pınarın Eğerci yüzü )
Molla Mehmedin mağara ( Ağıl görevi görür, önünde sayası vardır. Ötegeçede – Tarhanalıkta )
Veli Efendinin ağıl ( Büyük pınar )
Yanık ağıl ( Büyük adadan yerli kuyuya giden patika yol üzeri, Kadir’ in derenin içi )
Çıtı güzelin ağıl ( Osman Keleş )
Bu ağıllarda ilkbahar başları ve sonbahar sonlarına doğru sürüler barındırılır. Bunun dışında körpeleri ( oğlak, kuzu ) korumak açısından bir de kös geleneği vardır.
1940 lılara kadar Karaözü’ de bir kös yapma geleneği vardı. Bu gelenek sadece davarların döl mevsiminde ( keçi ve koyunların yavruladığı zaman ) gerçekleştirilirdi.
Karaözü’ de yedi sekiz yüz davardan bir sürü oluşturulur. Buna mahalle denir. Her sürünün – mahallenin bir köslüğü vardı. Köslükler her yıl değişik mıntıkada, nadasa bırakılan tarlalara yakın mağaralara toplu halde yapılırdı.
Sürünün – mahallenin bir Ağa’ sı olur. Ağa mahalleyi yönetir. Çobanı tutar, parasını keser ( ücretini belirler ), köpeğini besler, yenilerini yetiştirir, mahalleye girip çıkanı tespit eder, çobanın giyeceğini temin eder. Sürüdeki uyuşmazlıkları çözümler. Tüm sorumluluk ona aittir. Mahalleye onun adı verilir.
Mahalleli sıkı bir birliktelik içindedir. Sürüde olan olay orada kalır. Dışarı sızdırılmaz. Uyum içinde olmak bir övünç kaynağıdır.
Çobanın yiyeceğini mahalleli verir. En güzel yemekler çobana çıkarılır. Buna çoban ekmeği denir. Sürüdeki davar adedine göre hesap edilerek ne zaman ne kadar ve kim tarafından verileceği önceden ağa tarafından belirlenir.
Karaözü’ de Kızılırmak ekeneği yaklaşık kuzey güney doğrultusunda ortadan kalın bir kuşak gibi böler ve yumuşak kıvrımlarla iki eşit parçaya ayırır. Şahruh köprüsü bu ekeneği bir birine bağlar.
Köprünün doğusundaki köslük ( kös yapılan yer ): Seki tarla, Demircioğlunun Dere, Çakırlı, Batısındaki ise: Karayazı, Büyük pınar, Ağ pınar, Kayanın Başı mevkilerindeydi. Bu alana davarı olan herkes birer tane körpelerin sayısına göre kös yapardı.
Takriben üç dört metre küp kadar toprak kazılarak dışarı atılırdı. Açılan çukurun tavanına çocukların girip çıkacağı kadar büyüklükte bir delik bırakılarak üzeri ağaçlarla kapatılır, içi, üzeri çamurla da bir güzel sıvanır. Böylece yere gömülü toprak bir dam yapılmış olur. Buna kös denirdi. Buraya gün boyu meralarda otlayan körpeler geceleri kurttan, soğuktan, gündüzleri karmaşadan, sıcaktan korunmak için atılır. Böylece körpeler korunmaya alınırdı. Kös nöbetleşe beklenirdi.
Öğle vakti sürü köslüğe gelmeden önce körpeler yaylımdan getirilerek köslere bırakılır. Sürünün gelmesi beklenir. İste bu zaman diliminde kadınlar arasında bir takım eğlenceler yapılırdı. “Mani çekimi” de bunlardan biriydi. Mani çekimi için boş bir küp ( testi ) alınır orta yere getirilir, içi suyla doldurulurdu. Her kadın bir niyet tutar, bir de kendine “ bellilik taşı” seçerdi. Bu; boncuk, düğme, yüzük gibi cisimlerden biri olabilirdi. Bellilik taşları su dolu küpün içine atılır, küpün ağzı sıkıca kapatılır, toprağa gömülürdü. Orada beş altı gün bekletildikten sonra sürenin bitiminde maniciler tarafından topraktan çıkarılır, ortaya alınırdı. Küpün başına bir çocuk getirilir, etrafına kadınlar halka olup mani atmaya hazırlanırdı. Önce en ekelerinden ( deneyimli ) biri açılış yapar, bir mani okur. Küpün başındaki çocuk elini su dolu küpe daldırıp bir bellilik taşı çıkarır, taş kiminse okunan mani onun olurdu. Küpteki taş bitinceye kadar mani atmaya devam edilirdi.
Ata vurdum eğeri
Yoktur yarin değeri
Al yanaklar üstünde
Gördüm ben bu şeheri.
Mani yazdım sohuya
Gelen geçen okuya
Kızlar şaraba düşmüş
Gelinleri rakıya.
Vardım pınar başına
Yazı yazdım taşına
Benden yare selam et
Beklemesin boşuna.
Bir sen söyle bir de ben
Gölgede sen, gün de ben
Sen zülfün daldasında
Gene yandım günde ben.
Bahçeler bari bari
Ağaçlar girabolu
Senin gibi yar sevsem
Sokaklar dolu dolu.
Harman yeri yarılır
Anam bana darılır
Niye darılın ana
El oğludur sarılır.
Karşı karşı hanımız
Han değil harmanımız
Sen orada ben burda
Çatlasın düşmanımız
Maniyim mareliyim
Yürekten yareliyim
Ağaçlar donun giymiş
Ben niçin kareliyim
Irmaktan geçen atlı
Irmak suyun ne tatlı
Ben yarimi tanırım
Yakası kıravatlı.
Karaözü’ nün kızları
Sürmelidir gözleri
Sürmesine bakarken
Yitirdim öküzleri.
Giden emmi geri bak
Boğazına deri tak
Yaş takmazsan kuru tak
Dön de bir yol bize bak.
Hele helesi güzel
Ekmek selesi güzel
Çuvalın da unu yok
Salınışı pek güzel.
İncelek incemolur
El oğlu melekmolur
İtin kopuğun oğlu
Dar yerde dilekmolur.
Kapıları sürgülü
Mendil verdim büzgülü
Benim sevdiğim oğlan
Anasının birgülü.
İpi uzadan oğlan
Bıyık düzelden oğlan
İğnenin yıldızından
Kızı gözeten oğlan.
Kös mevsiminde Karaözü’ de mahalleler arasında “mahalle baskını- mahalle dövüşü” düzenlenirdi. Bir mahalle ( davar sahipleri topluluğu ) öbür mahalleye taşlı, sopalı saldırıda bulunur, oradan ganimet ( değnek, helke, bakraç, kazgıç vb ) alırdı.
OBA: Yörüklerin bir arada konup göçenleri bir Oba teşkil eder. Beş on çadır bir obayı oluşturur.Oba Osmanlı dönemi yörüklerinde çadır topluluğu anlamında kullanıldığı gibi komşu manasına da geliyordu. Son dönemlerde Osmanlı oba yerine mahalle kelimesini kullanmıştır. Oba’ nın bir başkanı olur. Başkanı en yaşlılardan seçerler. Buna Kethüda denilir. Yörükler Kethüda’ ya ( zengin kimselerin ve devlet büyüklerinin buyruğunda çalışan, olanların bir takım işlerini gören kimse ) kahya derler. Karaözü’ de sık sık kullanılan kahya sözcüğü buradan gelmiş olmalı.
OYMAK: Oba halkının aynı soydan geleni veya aynı sosyal yapıya sahip olanıdır.
KAZGIÇ: Demirden özel olarak yapılmış ucu sivri , arkasında sapı olan, genelde mal çobanı değneği. Kazgıçla dağda kırda, bırçalık, çiğdem, karnımkavak ( kökü yenilen yabani bitkiler ) sökülür çelik oyununda yalak eşerek önemli işler görür. Ancak ağır olduğu için çok kullanılmaz
Ahmet ÖZERDEM
Eğitimci, Araştırmacı, Yazar
======================================================================================
KOÇ KATIMI
Ayakta kalabilen, özelliklerini yitirmemiş geleneklerden biri de “KOÇ KATIMI” dır. Kasabalılar buna çok önem verirler. “Adet-i belde” diyorlar ve ekliyorlar “Adet-i belde kanundan müreccahdır” (adetler kanundan önce gelirler). Bu da geleneklere verilen kıymeti belirlemez mi?
Koç katımı Karaözü tarihinin önemli olayları arasında ayrı bir ağır, ayrı bir güzeldir. Bir olay hatırlatmak istenirken koç katımından şu kadar gün önceydi, koç katımı daha yapılmamıştı gibi zaman belirlemeye çalışılır.
Bu merasim yapılmadan önce yoğun bir hazırlık safhasına girişilir. Belirli aşamalara gelindikten sonra merasim düzenlenir.
Bu soruyu bir çok yaşlıya sordum. Bir kısmı adettir, atadan dededen kalma, onlardan öyle gördük dediler. Bazıları da:
- İnsanlar için düğün merasimi ne ise koçlar için de bu odur.
- Peki öbür hayvanlar içinde, örneğin inekler için de bir özel gününüz var mı?
- Yok onlar dağınık olduklarından böyle bir gereksinme duymuyoruz.
- Ne demek dağınık? İneklerin de sürüleri var.
- Onu demek istemiyoruz. İnekler ayrı ayrı günlerde sığırdan kendileri alıyorlar.
Böylece akli esaslara dayayıp geleneksel bir biçim vermeye çalışıyolar kendilerince. Oysa Anadolu halkı yakın zamana kadar tam yerleşik hayata geçmemiş sürüleriyle yaşıyordu. Yani bir tarihi geçmişe dayalı koyunlara karşı yakınlığı. Müşterek bir geçmişi var sürüleriyle bu insanların. Sonra ana ve dişi gibi doğurgan şeyleri kutsal bilmiş Anadolu halkı. En önemlisi de ekonomik yanının ağır basması.
- Ekonomik yanı mı? Bu ne demek?
Bu çok şey demek. Bu yoğurt, bu peynir, bu yün, bu süt demek. Bu katıksız kalmamak, bu öğünsüz olmamak demek. Bu sırtı peklik, bu karnı tokluk demek. Kısacası koyun ve koyun sürüleri köylünün her şeyi demek. Ceketi, çorabı, döşemesi, çuvalı ve de çuvalının ağzını bağlayan bir tutam ağız bağı demek. Onun için de türküler söylenmiş, şiirler yazılmış, besteler yapılmış. Buna fazla örnek vermemek koyunun fevkalade önemini azaltmaz.
SONUÇ: Köylümüz vefakâr, saygın, hürmetli, ikramlı insanlar. Kendilerine bu kadar hizmeti esirgemeden veren bu sakin yaratıklara, zahmetlerini karşılıksız bırakmamak için özel bir gün ve merasim yapma erdemini göstermek istemelerinden bunca zahmeti ve külfeti göze almışlardır. Bu aynı zamanda bir bağ bozumu şenliği ya da Bereket Tanrısına yapılan bir ibadet biçiminde, dölün bereketli olmasını içerir.
Bence bu bir anımsamadır da.
KOÇ KATIMI MERASİMİ NASIL YAPILIR?
Merasim 10. ayın 10 ile 20 si arasına denk getirilir. Bunun bir özel nedeni vardır. Daha erken ve daha sonra da olabilir. Ancak hayvanın 150 günlük hamilelik devresi öyle ayarlanmalı ki yavrular doğduğu zaman aç ve sefil kalmamalı. Kısa bir süre sonra hemen ot bulabilmeli. Onun için de önü ilkbaharın yeşilliğine getirilmeli. Zaten bu düşünceden yola çıkılarak koçları gün dönümünde (21 Haziran) koyun sürülerinden ayırırlar ve ayrı bir çoban tutarlar. Bu çobana “koç çobanı” denilir. Her koç sahibi çobana otlak parasını kendisi verir. Onun için de sürüdeki koyunlarına ayrı bir otlak parası (Çoban ücreti) aynı zamanda çoban ekmeği vermez. ( Çobanlar ekmeği koyun sahiplerinden temin ederler).
Sürüde hizmetleri yürüten bir ya da birkaç ağa olur. Burada koyunları olanlara mahalleli, bu sürüye de mahalle (falan ağanın mahallesi) denilir. Koyunların adedine göre mahalle bir ya da birçok olabilir.
Ağa koç katımının ne zaman yapılacağını önceden kesin tarih vererek belirtir. Tüm mahallelinin o gün için hazır hale gelmelerini sağlamış olur. Koç katımından bir gün önce sürü ağa tarafından sağdırılır. Yoğurt yaptırır. Buna KOÇ YOĞURDU denilir. Aynı gün çabanı köye yollar. Koç ve tekesi olan evleri birer birer gezmesini, bunları kınalamasını (boyamasını) söyler. Tohumluk hayvanlar da böylece yarına hazır hale getirilir.
Ağa koç yoğurdundan sonra kendi kesesinden bir davar keser ve kendine göre bir takım hazırlıklar da yapar.
Koç katım günü tüm gençler bayramlık elbiselerini giyerler, kızlar donanır, koçlar, tekeler kınalanmış (kınası yakılmış anlamını da içerir mi bu bilmiyorlar) boyunlarına, boğazlarına, boynuzlarına mevsimlik elma, armut, alıç, ahlat dizilir. Ayrıca da hayvanların üzerlerine bir iki metre basma sarılır. Hali vakti yerinde olan her ev bir sini (sofra) donatır. Yörenin en güzel yemekleri o sini üzerine dizilir ve üzeri temiz bir örtü ile örtülür. Önde ev reisi arkada bağlı ya da bağsız koç, teke gene arkada siniyi tepesinde götüren genç bir kız ya da gelin yanında varsa evin delikanlısı, annesi toplu halde koçun katılacağı önceden belirlenmiş düzgün bir alana gidilir.
Ağa bir etli pilav yaptırmıştır. İki delikanlı yakalar, büyük kazanın iki kulpundan bir sopa geçirir, pişen bu pilavı bunların eline verir. Yoğurtlar da alınır, koçun katıldığı yere (Köprübaşı, Kayanınbaşı, Ötegeçe) gidilir. Fakirler sini donatmazlar. Bir heybe alır içine soğan, patates, kuru fasulye, kaysı v.b. şeyleri doldurur yola koyulurlar. Ancak mahallede koyunu olsun olmasın herkes koç katımına davet edilir. Katım alanına her gelen selam verir, HAYIRLI OLSUN der. Bu arada çoban koça (bu teke de olabilir) yaklaşır üzerindeki şeyleri alır. HAYIRLI OLSUN deyip hayvanın ardına avuç içi ile vurur, koyunlardan tarafa sürer. Koç ve heybeyle getirilen şeyler çobana aittir. Siniler de bir araya toplanır. Erkekler bir yerde, kadınlar bir yerde öbek (küme) olur. Gelen şeyler müştereken yenilir, ağa bu işi bizzat yürütür. Bazıları da önceden cebine aldığı rakısını sofraya kor. Zaten onların ayrı bir öbeği olur. Hemen hemen o mahallenin en seçkin kişileridirler. Bunlara ayrı servis yapılır. Servisi ağanın karısı ya da onun dengi kadınlar yapar. Delikanlılarda bu gibi hizmetlerde önemli yer alırlar.
Yemekler yenilir, sohbetler edilir. Sonra herkes ayağa kalkar. Ağaya, çobana ve birbirine hayırlı ve uğurlu olsun der. Getirdiklerini toplar eve en yakın yerde yola koyulur. Bu koç katımı merasiminin birinci aşamasıdır. Buna dayalı olarak bir de YÜZ KÖMBE’ si vardır. Koç katımından yüz gün sonra yapılır. Bunun anlamı davaların kuzulamasına elli gün kaldı demektir. O gün çoban ev ev dolanır. Davarın yüzünün yettiğini haber verir. Herkes aynı gün yemek için iki sacın arasında KÖMBE yapar (içli kömbe değil. Çünkü yenmek için bölünürse dağılır). KÖMBE: iki sac arasında yapılan yağlı ekmek türüdür. Çoluk çocuk hep bir olunur, ağanın evine gidilir, KÖMBE’ ler bir yere yığılır. Ağa zaten bir davar kesmiş yemek yapmıştır. Hep birlikte oturulur yenilir. Daha sonra saz çalını, oynanılır, eğlenilir, buna yüz kömbesi denilir. O günün akşamına denk getirilerek yapılır bu eğlence. Son zamanlarda bu gelenek Karaözü’ de kaybolmuştur.
Ahmet ÖZERDEM
Eğitimci, Araştırmacı, Yazar
=======================================================================================
KIŞYARISI EĞLENCELERİ
Milletleri meydana getiren unsurlardan ve dayanışmayı gerektiren faktörlerden biri de geleneklerimizdir. Biz bunlara ne kadar uzak kalırsak benliğimizden o kadar çok şey kaybetmiş oluruz. Bir başka deyişle insanların geleneklerine dönük olması bir yerde kendisini bilmesi demek olur.
Geleneklerin milli olanı kadar mahalli olanları da vardır. Özellikle mahalli olanları çok çeşitlilik gösterir.
Karaözü’ nde eskiye dayalı, tazeliğini kaybetmemiş olanlarından biri de 15 Zemheri ( 28 Ocak ) de kutlanan kış yarısı eğlenceleridir. Zemherinin on beşi deyip geçmeyin. Çok alımlı, çok renkli geçer. Rengârenk giysileri olur delikanlıların. Saltalar, libaslar, urbalar giyer çiğdem gibi gençler. Davullar çalınır, zurnalar öter bu gün için. Evet KIŞ YARISI EĞLENCELERİ’ dir bu. Artık soğuklar yakmayacak, kavurmayacak insanları bundan sonra kış. Donmayacak sular eskisi kadar. Az ölecek ihtiyarlar bu günden itibaren.
NİÇİN KIŞ YARISI?
Her şeyden önce şiddetli soğuklardan kurtuldukları için yapılıyor. Eskilerin dediklerine göre bu günden sonra soğuk kapıdan içeri girmezmiş. Ölçü oluyormuş bu Karaözülülere. Yiyecek iki birli olmalıymış. (1/3 – biri tüketilecek ikisi kalacak), samanın yarısına gelinmeliymiş. Yakacakta yarı olmalıymış. “Adet-i Belde” diyorlar buna. Zemherinin 15 inde sabahtan akşama kadar sürer bu eğlence. Eğer bu gün için hazırlıkla yetişmemişse ondan sonraki iki gün içinde mutlaka yapılır. İstisnasız her yıl tekrarlanır aynı gün.
Günler öncesi hazırlıklar tamamlanır. İş bölümü yapılır. Tüm oyuncular o gün için hazır olur. Bunları bir araya kumpanya başı, idare amiri, ya da yönetici denilen bir şahıs getirir. Böylece kadro tamamlandı mı kıyafet hazırlığına geçilir. O gün Karaözü ev ev gezilir. Oyunlar oynanılır, eğlenilir. Bu oyuncular kendilerine verilen rolleri başarıyla yürütmek için tüm güçlerini sarf ederler. Bir oldubittiye getirmeden her yer gezilir.
Topluluk şu şekilde bir iş bölümü yapar.
Kadı: Bir tane
Gelin: En fazla üç tane
Efe: En fazla üç tane
Deve: Bir tane
Arap: Bir tane
Tilki: Bir tane
Kâtip: Bir tane
Ambar Memuru: Bir tane
İdareci: Bir tane
Seymen: Bir tane
Bunlara davul zurna eşlik eder. Bu sanatkârlar Karaözü’ de her zaman bulunur.
Topluluğun en ağır işini Kadı yüklenir. Kadı; gerek tip itibariyle, gerekse hareketleriyle becerikli, şakacı olan yetişkinlerden seçilir. Kendine has alışılmamış bir kıyafeti vardır. Hareketleri sınırlı değildir. İstediği muzipliği yapar.
Kadı’ yı oluşturmak için iki metre uzunluğunda ve bilek kalınlığında bir düz sopa alınır. Sopanın orta gerisine “T” şeklinde kepek bir yastık konur. Sicim ve telle sıkıca bağlanır. Hazır sopa Kadı’ nın çatalının (bacaklarının) arasına sıkıştırılır. Kadı bu yastığın üzerine oturtulur. Düşmesin diye uzun bir sicimle koltuk altlarından boynuna bağlanır. Bu sopanın öne doğru uzantısı bir metre, arkaya uzunluğu da elli santimetredir. Böylece sopa ile yastık artık Kadı’ nın bir parçası gibidir. Onunla oturur, onunla gezer.
Kadı’ nın bundan başka çok uzun kendirden sakalı ve gene sivri uçlu kaba uzun bir bıyığı olur. Başında da bir kıllı çökeler derisi, döşünde bir ilan levhası asılıdır. İlanda okunsun okunmasın bir takım karalanmış harf dizileri vardır. Sopanın arkasında iri büyük davar çanları asılıdır. Kadı’ nın böylece geldiği anlaşılır. Yüzüne un serpilir, saçları da beyazlaştırılır. Ancak kadı bu kadarla kalmaz, sırtına ve döşüne kalın minder konulur. Üstüne aba giydirilir. Böylece Kadı’ nın kıyafeti tamamlanmış olur.
Kadı her kapıya varır kurulur. O evde neler varsa onları ister. Daha çok fala bakar. Fal kişilerin ve ailenin durumuna göredir. Uydurur uydurur söyler. Eğer askerde ya da gurbette oğlu-kızı varsa “Yakında bir mektubun gelecek”, “Evlatlarının sağlık haberlerini alacaksın. Sana bir kısmet gözüküyor” gibi klasik fal lafları eder.
Kadı’ nın istekleri arasında yağ, bulgur ve pastırma baş sırayı alır. Bir nüğü yağ, bir çatı pastırma der. Yukarıdan yukarıdan istekte bulunur. İstediği kadar verilmese de istediği varsa mutlaka verilir. Zaten umduğu yerine gelmezse kalkmaz. Ev sahibi de kapıyı Kadı’ nın suratına kapatamaz. Halk derhal tepki gösterir. Kadı’ nın başına bilhassa çocuklar çok toplanır. Bunları dağıtmak istediği zaman kalkar bir döner. Bu dönüşte elleri sopanın ucunu tutar vaziyettedir. Böylece daha kolay ve seri dönmeyi sağlar. Dönüşte arkadan artan sopanın ucunu çocuklara çarpar. Bu korkudan çocuklar derhal dağılır. Kadı yapısı ve özelliği ile çocukların korkulu rüyasıdır. Bunları yaparken bir takım homurtular çıkarır. Bu arada argo konuşmalara daha çok yer verir. Örneğin: kadı istediğini vermeyenlere “Ya buçuk nüğü yağ ya şuna bir zağ”, “Lebine lübüne, leblebi koyayım cebine, kuş gözü perçin vurayım ………….ne”, “Yar dibine yatmışsın, kurbağadan korkmuşsun, kurbağa senin amelin, bunu sana ………….rim”, “Kayanın başında bir tarlanız var taşlıca, bunu sana ………….. başlıca” der. Bu gibi lafları özellikle güngörmüş ihtiyarlara söyler.
GELİN: En fazla üç tane olur. İyi oynayan delikanlılardan seçilir. Topluluğa renk katar. Mahalli oyunlar oynar (çiftetelli, ortalık oyunları gibi). Kıyafetleri ve giysileri biçimli ve alımlıdır. Giyimde eskiler taklit edilir. Herkes giyimini kendisi hazırlar.
Eskiden iyi giyen yemeni giyermiş. Kundura bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azmış. Daha sonraları buna rağbet etmediler. Ne bulurlarsa onu giyiyorlar. Ayaklarında yerli, elden örme, işlemeli, diz kapağına kadar uzun yün çorap olur. Gelinin şalvarı golf pantolon gibi topuğa kadar uzundur. Kutnudan üç etek zıbının üzerine salta ya da yeşil çuha giydirilir. Bunun, kırmızı-siyah desenlisinin sırma ile işlenmişini giyen gelin tüm dikkatleri üzerinde toplar. Simli işlemeli ve kollu olanlarını da kullanırlar. Gelin başına kırmızı fes giyer. Fesin üzerine ya beyaz ya da abaniye derler sarı renkte poşu bağlanır. Bunun üzerine özel hazırlanmış duvak, çatal iğne ile tutturulur. Duvağın ön tarafına beyaz, arka tarafına da kırmızı poşu atılır. Duvağın yapılışı bir esasa bağlıdır. Tavuk telekleri çeşitli renklere boyanır. Bunlar biçimlice süpürge gibi dağılmayacak şekilde altından bağlanır. Kırmızı beyaz poşuların ortasına tutturulur. Bu böylece fesin üstüne oturtulur. Gelinin alnını dolduracak şekilde urup siyeç ve penezden oluşan süs eşyaları dizilir. Bunların hepsine birden tepelik denir. Gelinin eline akşamdan kına yakarlar. Elleri kınalıdır. Oynarken bariz şekilde gözükür.
EFE: Toplulukta en fazla üç tane olur. Bunlarda kıyafet birliği yoktur. Birinin giydiğini öbürü giymez. Ortak denilebilecek bir tarafları bellerine kadar siyah ya da siyaha yakın renkler giymeleridir. Ayaklarına meşin çizmeler giyerler. Bacaklarında elden dokunma eski Tomarza tipi yün siyah şıvga ( dar şalvar) üstlerine de sırma işlemeli saltalardan, yeleklerden giydirilir. Yeşil çuhalardan cepken de olabilir. Bunların altında drıl denilen kalın çizgili ve yakasız kemik düğmeli işlik olur. Bellerinde enli kırmızı büyük Tosya ya da Acem şalından bir kuşak bağlıdır. Bunun pöçüğü ya sağa ya da sol doğru sarkar. Efe’ nin her şeyi bu kuşak içindedir. Patlasın patlamasın bir iki Karadağ toplu tabanca, çapraz sokulmuş Çerkez Kaması, ellerinde Teke bıçağı dedikleri eski kılıçlardan biraz daha küçük dövme bıçaklar bulunur. Efe’ nin başında poşularla bağlı püsküllü bir fesi olur. Yapma çengel bir bıyığı vardır. Yüzüne makyaj yapılır. Efe de gelinle birlikte oynar. Vazifesi gelini korumaktır. Eğer Efe uyanık durmazsa delikanlılar gelininin duvağını kaçırırlar. Efe’ nin boynunda asılı çapraz bir de torbası bulunur. İçinde kül ya da talaş vardır. Oynarken tüfeği hedefe alır. Ağzı ile tüfeğin sesini taklit eder ve arkasından da aynı yere bir avuç kül savurur.
DEVE: Topluluğun renkli simalarından birini de deve teşkil eder. Deveyi üç kişi oluşturur. Bir hafif merdiven alınır. Orta yerine bir tane yastık konur. Bu merdiven iki tane delikanlının omzuna oturtulur. Her tarafını kapatacak biçimde alacalı, elden dokuma yün tahta perde örtülür. Hafif bulgur, tokmaklarının ya da büyük iri orağın üstüne bir post geçirilir, devenin başına benzetilir. Bunun boyun kısmına iri davar çanlarından takılır. Öndeki delikanlının eline verilir. Bunlar önlerini görmezler. Devenin boynunda bir ip vardır. Bununla idare edilir. İdare edene Seymen denir. Deve daha sonraları Arap’la birlikte girmiştir topluluğa. Bunları eskiden düğünlerde oynatırlarmış.
ARAP: Baştan sona siyah elbiseler giyen, elini yüzünü de siyaha boyadığı için topluluğun ilginç bir şahsiyeti olan Arap, tanınmayacak halde, gelinin koruyucusu Efe’ nin yardımcısı rolündedir. Bu bir tane olur. Rasgele bir kıyafeti ve buna paralel de bir davranışı vardır. Sadece dişleri ve gözleri ışıldar. Elleri ve yüzleri yağlı kara ile boyanmıştır. Gelin ve Efe ile birlikte oynar. Boynunda soldan sağa atılmış içi kül dolu bir torbası vardır (aynı hareketleri Efe de yapar). Sol elinde TUMTA (bu tüfeğin markasıdır) tüfek olur. Sağ eli de kül torbasının içinde oynar. Bazen boş tüfeği rasgele bir hedefe doğrultur “Pofff” diye bir ses çıkarır, hemen akabinde sağ eliyle hazırladığı külü doğrulttuğu noktaya savurur.
TİLKİ: Birde tilkileri vardır bunların. Sade az özenli bir kıyafete sahiptir. Başında bir fes, bunun iki kulak hizasına dürülmüş ayrı iki fes konur, üstüne poşu bağlanır. Böylece tilkiye benzetilmeye çalışılır. Çulfadan dokunmuş çizgili bir şalvar, işlemeli ya da işlemesiz alacalı, dize kadar uzun bir çift yün çorap, ayağına hafif bir ayakkabı, üst tarafı kısa motgomer cinsinden giysiler giydirilmiş, sırtına da kuyruğu yere değecek cinsinden iri bir tilki derisi tutturulmuştur. Gelinlerin duvağını kaçıran olduğu zaman izlerini takip eder. Toplulukla birlikte oynar.
KATİP: Bütün bu kişiler hem oynar, hem de kapı kapı dolaşarak bulgur, yağ, pastırma gibi şeyleri toplar. Toplanan zahire ve yiyeceklerin sorumluluğu Katip’ in üzerindedir. Önceden bir zahire ambarı tespit eder. Burasını kilimle döşer. Toplanılan şeyler cinsine göre küme küme buraya yığılır. Tahıllar ölçek, para da miktar olarak deftere geçirilir. Paralar Kadı’ ya ve Gelin’ e verilen bahşişlerdir.
YÖNETİCİ: Bütün bu topluluğu bir kişi yönetir. Kış yarıcılarını adım adım takip eder. Yönetici fazla şeyler toplayabilmek için ne lazımsa onu yapar. Mesela zenginlerin evlerinde, kahve önlerinde ve mahalle meydanlarında fazla oynatır. Belirli kişileri takip eder. Gelinleri onların yanlarına götürür, ellerini öptürür.
O gün Karaözü’ de bir canlılık, bir hareket vardır. Adeta bir bahar havası içinde yüzer. Her ev, topluluğun, kendi kapısına gelmesini sabırsızlıkla bekler. Yapacakları esprileri ve verecekleri bahşişleri ayarlarlar. Oyuncular sokak ve meydanlarda oynarlarken seyircilerde damlarda ve saçaklarda bu topluluğu seyrederler.
Her şey bitip oyun sona erince, toplanılan yağ, bulgur ve pastırma ile yağlı bir pilav pişirilir. Tüm oyuncular ve köy çocukları oturur yerler. Toplanılan şeylerin geri kalanları da fakirlere dağıtılır. Eskiden Tayyare Cemiyeti’ ne, Hilali Ahmer’ e verirlermiş. Daha sonraları giderek bu düzen bozulmuş, toplanılan şeyler sadece oyuncular arasında bölüşülmeye dönüştürülmüş, bir ticaret kaynağı haline getirilmiştir.
Ahmet ÖZERDEM
Eğitimci, Araştırmacı, Yazar
=============================================================================
KIŞ GECELERİ EĞLENCELERİ
Eskiler köy kahveleri nedir bilmezler. Herkes kendine kafadar kişilerin odalarında toplanır, burada otururlar, konuşulur ve eğlenilir. Oyun oynanır. Fincan oyunu bunlardan biridir. Buna Ferfana da denilir. Odalarda bulunanlar iki gruba (takıma) ayrılır, bu oyunu karşılıklı oynarlar. Beş – sekiz tane fincan alınır, ters çevrilir, altına bir yüzük konulur. Yüzüğü bir grup saklar, öbür grup bulmaya çalışır. İkincisinde gruplar değiştirilir. Saklayan takım bulmaya, bulması istenilen de saklamaya geçer. Bu iş beş – yedi ya da dokuz defa tekrar edilir, hangi takım daha fazla bulduysa o galip ilan edilir.
Mağlup olan takım önceden ne kararlaştırıldıysa onu yapmak zorundadır. Örneğin bir tavuk, bir hindi, ya da bir oğlak kesilir. Kesilen hayvan ertesi akşam hazır olmak üzere pişirilir. Akşam vaktinde oturup hep birlikte yenilir. Bu iş bitince yeni bir oyun oynanmaz. Biraz metel (masal) satılır (anlatılır). Aynı gruplar arasında şu bilmeceler söylenir:
Deve tabanı,
Zıngıl zebani,
Ev ev gezer,
Bilmez yabanı.
(TERAZİ)
Paltosu yeşil,
Elbisesi kırmızı,
Düğmesi siyah.
(KARPUZ)
Benim bir kalbur kızım var,
Hepsinin başı kırmızı.
(KİBRİT)
Sarı sarı sarkar,
Düşerim diye korkar.
(KAYSI)
Birbirine benzer,
Birbirinden güzel.
(DENİZ – GÖKYÜZÜ)
Dam ardında dama bağlı,
Kökleri yere bağlı.
(KABAK)
Kara tavuk dalda yatar,
Dal kırılmış yerde yatar.
(ZEYTİN)
Başı kalın ucu ince,
Han evine varsın gelsin,
Varsın gelsin.
(İĞ)
Ufacık mezar,
Dünyayı gezer.
(GÖZ)
Dam üstünde dana oynar,
Het dedim gene oynar.
(DOLU)
Sakalı var mertten,
Kekeği var etten,
Şimdi gelir görürsün,
Güle güle ölürsün.
(HİNDİ)
Uzun uzun urgancık,
Ucunda bir gök boncuk.
(KENDİR)
Küçük kazanın aşı tatlı olur.
(CEVİZ)
Hey maniki maniki,
Oğlu uşağı oniki,
Manikinin azığı,
Yerde çakılı kazığı.
(CULFA)
Dama çıktım,
Darı saçtım,
Sayamadım,
Eve kaçtım.
(YILDIZ)
Het dedim,
Hüt dedim,
Ocak başından,
Git dedim.
(KEDİ)
Dağdan gelir,
Taştan gelir,
Bir kükremiş,
Aslan gelir.
(SEL)
Ezildi büzüldü,
İki duvara dizildi.
(DİŞ)
Benim bir dükkanım var:
Üstü kadifeci,
Ortası uncu,
Altı oduncu.
(İĞDE)
Dağdan gelir taştan gelir,
Bin kunkulu eniştem gelir.
(ARSLAN)
Dalda sandık asılı,
İçinde un basılı.
(İĞDE)
Benim bir dedem var,
Kırk tane beyaz gömleği var.
(LAHANA)
Akşam olur birbirine çatarlar,
Sabah olur ikisi birden kalkarlar.
(KİRPİK)
Dışı mermer taşı,
İçi beyler aşı.
(YUMURTA)
Lamba düştü is dedi,
Yere düştü tan dedi,
Bunu ara bul dedi.
(İSTANBUL)
Kıldan ince,
Kılıçtan keskin.
(SIRAT KÖPRÜSÜ)
Attım ama ariftir.
Her yemekte zariftir
Burnu kıllı heriftir.
(SOĞAN)
Attım rafa,
Bir kuru kafa.
Yemesi tatlı,
Maymun suratlı.
(HİNDİSTAN CEVİZİ)
Hanım içerde,
Saçı dışarıda.
(MISIR)
Geriden baktım bir taş,
Yanına vardım bir ayak, bir baş.
(KOYUN)
Bir finki finki kuyruğu,
İki bakı bakı gözü,
Bir takı takı ayağı,
İki diki diki kulağı var.
(EŞEK)
Benim bir kızım var:
Kafası çaputtan.
(ÇIRALIK-İDARE LAMBASI)
Ağ konak içinde,
Sarı sultan oturur.
(YUMURTA)
Minareden attım kılıcı,
İstanbul’a düştü bir ucu.
(ŞİMŞEK)
Ağ konakta sarı kız oturur.
(YUMURTA)
Minare minarenin üstünde,
Kanare kanarenin üstünde,
Onun üstünde bir ocak,
Bunu bilemeyen ölecek.
(LAMBA)
Kara kediyi kuyruğundan asarlar.
(EKMEK SACI)
Başı çöp gibi,
Ortası küp gibi.
(NOHUT)
Dışı kazan karası,
İçi peynir sarısı.
(TURP)
Gece gider düşmez,
Gündür gider üşenmez,
Beline kuşak kuşanmaz.
(IRMAK)
Dam üstüne sac koydum,
Geleni geçeni aç koydum.
(ORUÇ)
Yeşil atlas,
Suya batmaz.
(ZEYTİN YAĞI)
Dam üstünde dana böğürür.
(DOLU)
Benim bir gelinim var:
Gelenin elini öper,
Gidenin elini öper.
(KAPI TOKMAĞI)
Uzak yerde olay oldu,
Haberi buraya duyuldu.
(MEKTUP)
Ahmet ÖZERDEM
Eğitimci, Araştırmacı, Yazar
=====================================================================================================================


