Öykülerimiz ve Anılarımızı Okuyabilmeniz İçin; Önce Aşağıdaki Başlıklardan "Öykülerimiz" ya da "Anılarımız" yazılarının üzerine, Sonra Anı yada Öykü İsmine Tıklamalısınız
TARİHİ HİKAYELER
- Memiş'in Pınarı'nın öyküsü
- Faruk Sümer: Bozok Tarihi’ ne Dair. s.372
- Halil Edhem (Eldem) Kayseri Şehri.s.28
- Ahmet Özerdem: Tarihi, Kültürü, Folkloruyla KARAÖZÜ.s.43
- Pöhrek: Çanak çömlek ve testi gibi kilden yapılmış 30-40 santim uzunluğunda biri birine geçmeli su borusu.
- Hatöve: suyun yeraltından büz ve borularla değil de yassı taşlar kullanılarak götürülmesi işi. Toprak kazılır. Altı üstü yanları taşlarla dizayn edilir. Su bu boşluktan götürülür.
- Tohum Pınarı'nın Öyküsü
- Muhimmat Harekatı
- Bozkırın Özlemi Kara Tren
- Ortaokulun yapım öyküsü
- Morgun Yapılışı
- YENİ MEZARLIK YERİNİN HİKAYESİ
- Cami için Gönderilen Malzeme ile Kütüphane Binasının Yapımı ve Açılışı
- BİR ELİNDE TİNER, BİR ELİNDE ÇAKMAK AMACI KARÖZÜNÜ KALKINDIRMAK UĞRUNA KENDİNİ YAKMAK
- CENAZE ARABASININ ALINIŞ HİKÂYESİ
- KALE PARK'a SU NASIL ÇIKARILDI
- KARAÖZÜ'NÜN BELEDİYE OLARAK KALIŞ ÖYKÜSÜ
- ÇORAK TEPE'NİN SATIN ALINIŞ HİKAYESİ
TOHUM PINARI’NIN HİKAYESİ
İbrahim ( Yüzbaşı ) ile eşi Meryem ( Meyro ) mutlu bir şekilde yaşamaktadırlar.
Koyun beslerler. Koyunlarından birisi çok cinstir. Bol süt vermektedir. Bu koyun daima erkek kuzulamaktadır.. Meryem ( Meyro ) bu koyundan bir dişi kuzu almak ve cins koyunun soyunu devam ettirmek ister. Neredeyse bu düşünceyle yatıp kalkmaktadır...
Bir gece düşünde ak saçlı, ak sakallı bir ihtiyar Meryem'e ;
- Meryem! O koyunu pınarın etrafında üç kez dolandır. Dolandırırken de Ya Allah, Ya Muhammet, Ya Ali diye söylen der.
Meryem eline tuz alır. Önlüğüne de buğday kor. Koyuna buğdayı ve tuzu vererek pınarın etrafında Ya Allah, Ya Muhammet, Ya Ali diyerek üç kez dolandırır. Koyun ertesi sene doğumunda dişi yavrular.
Meryem bu olayı mahalleliye anlatır. Pınarın adı “Tohum Pınarı” olarak ünlenir. Adaklar Tohum Pınarı’nda adanır. kurbanlar Tohum Pınarı’nda kesilir. Yağmur duasına bile Tohum Pınarı’nda çıkılır. Bayram ( Bayro ) çocukları ardına düşürür '' Yağ yağ yağmur. Teknede hamur. Ver Allahım ver bir sulu yağmur '' diye bağırırlardı...

KAYNAK KİŞİLER :
1 Şubat 1930 Karaözü İstasyon Binası Hizmete Açıldı.
1954 yılı yapılan yerel seçimde BATTAL DOĞANAY muhtar olur. Partili olmasına karsılık görevinde yansızdır. Ögretmenlerle uyum içinde okul gereksimlerini zamanında karşılar.
1929 yılında MURTAZA AVCU tarafından yapılan ilk okul binası oldukça yıpranmıştır. 32 yaşındaki genç muhtarın ilk emeli bu okulu yenilemektir. Karaözü Sivas arasında mekik dokur. Millieğitim müdürü konuya sıcak bakmıyor. Eğer biz Karaözü ilk okulunu onarıma alacak olsak Sivas'ın bütün köy okullarını ele almak gerekir der.
Muhtar BATTAL'ın umudu tükenmiyor. koşup koşturuyor. Bu düşlerle yatıp kalkarken 1956 Haziran ayına gelindiği sırada Sivas Erkek sanat okulunda öğretmen olan IKIZCELI hemserimiz RAUF beyden bir haber gelir. İlimize çalışkan bir vali geldi. okul işlerine çok önem veriyor, iki gün sonra Gemerek Karaözü yolundan Sızır'a gececek, iyi bir karşılama yaparsanız okulunuzun onarımı için yardım sözü alabilirsiniz diyor. Okul için kulağı seste olan Muhtar BATTAL DOĞANAY hemen harekete geçer. Ertesi gün Gemerek'ten valinin geliş saatini öğrenir sonra halkla kahvelerde görüşerek haber verildiği anda meydanlıkta toplanmalarını söyler.
Beklenilen gün ve saatte yollara öncüler çıkarılarak şimdiki İBRAHİM TEMEL ile MEHMET ÖZTÜRK'ün evlerinin arasındaki Eğerci yoluna iki geçeli halk dizilir. Muhtar öğretmenleri başa alır. Kendisi aralarına durur. Toplanalı çok olmadan Valinin arabası gözükür ve gelir kalabalığın önünde durur. Alkış yağmurunun dinmesini bekler, sonra sorar. Nedir derdiniz niçin toplandınız der. Muhtar Battal bir adım öne çıkar. Başıyla valiyi selamlar ve anlatmaya başlar. Çalışkanlığınızı, ününüzü ve Sızır'a geçeceginizi duyduk karsılamaya çıktık der ve tekrar alkış tufanı kopar. Vali tekrar sorar benden bir isteğiniz arzunuz varmı der. Muhtar Battal Doğanay paşam canınızın sağlığını istiyoruz sağolun der. Valinin arabası Sızır'a dogru yol alırken Karaözü halkı daha coşkulu bir şekilde Valinin dönüsünü beklemeğe baslar. Vali bir kaç saat sonra geri döndügünde DAVULLU ZURNALI HALAYLAR içinde coşkuyla yeniden karşılandığını görünce ısrarla sorar. Dertsiz köy olmaz Elbet bir isteğiniz vardır deyince, Muhtar sayın valimiz 1929 yılı imece usulüyle yaptığımız okul yıpranmış durumda der demez Vali yaya olarak ilk okulun yanına gelir. Her yanını gezdikten sonra çatlak duvarın yanında durur. Halka hitaben Karaözülüler eğitime verdiginiz önemi Sızır yolunda bana anlattılar. Ben sizin yürekliliğinizi de taktir ediyorum. Şahsen ben bu binanın içine kendi çocuğumu sokma cesaretini gösteremem. Hemen yanında bulunan millieğitim müdürü ve bayındırlık müdürüne, Mühendisler okulun genel yapısı üzerine hemen bir rapor düzenlesinler emrini verir. Görevliler kısa zamanda inceleme belgesini valiye sundular. Okul yapısı çürüktü.
Adını o zaman öğrenen karaözlüler Vali KADRİ EROĞAN'ın halka size on bin lira verelim okulunuzun onarımını yaptırın demesi üstüne, Halktan CAFER KELEK gür sesiyle Vali paşam biz size on beş bin lira verelim siz yaptırınız yanıtından sonra Vali cok hoslandıki peki muhtarınızla okul müdürünüz bir kaç gün içinde on beş bin lirayı bir bankaya yatırıp cüzdanı bana getirsin, ben size gıcır gıcır yeniden bir okul yaptıracağım demezmi. Işte o an Karaözü insanının coskusu Doruk noktaya ulaşır. Ve coskulu alkış dakikalarca devam eder. Vali arabasına binip uzaklaşıncaya kadar.
Ertesi gün muhtar Battal Doganay ve okul müdürü HALİL BAL Sırt sırta verip halktan okul için bağışları toplamaya başlarlar. Karaözlüler istekle coskuyla bağış yarışına katılıyorlar. Öğretmenlerden ALI RIZA KOC maaşı 150 lirayken iki maaşını bağışlıyor.
Bu bağışlar daha sonra yasaya uygun olsun diye KARAÖZÜ OKUL YAPTIRMA DERNEĞİ KANALIYLA TOPLANMAYA BAŞLANIYOR;
Sözü edilen para bankaya yatırılıp banka cüzdanı Valiye teslim ediliyor. Çok geçmeden dozerler greyderler Karaözü'ye geliyor. Eski mezarlık ayıklanıp okul yeri olarak düzenlenmeye başlanıyor. Bu iş bitincede tören atmak için hazırlık yapılıyor. Tören 14 temmuz 1956 da yapılacaktı. İlkokulda yapılan toplantıda konuşmacılar belirleniyor. Eğitime verilen önemi anlatmak icin KADİM SERINÖZÜ şiir okumak icinde HÜSEYIN YILMAZ ve KEMAL OĞUZHANOĞLU görev alıyordu.
Vali ve konukları karşılamak icin bütün çevre köylere haber salınıyor. Şehirden aşcı getiriliyor her şey tamamlanıyor. 14 temmuz günü Duduoğlu'ya halk ikiyandan diziliyor. Ögrenci ve ögretmenler yine en önde yer alıyorlar. Valinin arabası Sivas'tan Şarkışla'dan Gemerek'ten ve başka yerlerden katılanlarla beraber çok büyük konvoyla Karaözü'ye giriş yapıyor. Her yanı tutmuş kadınlı erkekli sevinç alkışlarını gören konuklar arabadan iniyor. Valiyle beraber halk okulun temelinin atılacağı yere doğru yayan bir şekilde varıyorlar.
Törenin ilk konuşmasını önceden belirlendiği gibi Kadim Serinözü yapıyor. Halkımızın özverisi, eğitim sevgisi, valimizin yaklaşımı çok anlamlı sözlerle dile getiriliyor. Bu konuşma sırasında vali bey cok duygulanıyor ve vali ağlamaya başlıyor ve durmadan HÜSEYIN YILMAZ hemen şiirine başlıyor.
HOŞ GELDİNİZ
Cehaleti yenmek için muharip
Dağlara yol yapan her derde tabib
Devrimler aşkı yurduna sahip
İrfan meşalesi ufuktan doğan
Hoş geldiniz Sayın vali EROĞAN
Ruhsuzlara ruh veriyor savletin
Dalga dalga yayılıyor şöhretin
Hizmetini taktir eder milletin
irfan meşalesi okullar yıgan
Hoş geldiniz Sayın vali EROĞAN
Ihsanına mazhar oldu KARAÖZÜ
Taasubu yendi öndedir gözü
ATATÜRK'E bağlılıktır her sözü
İrfan meşalesi zulumü boğan
Hoş geldiniz Sayın vali EROĞAN
Şu anda temeli atılan ocak
Bu gün ilkse yarın orta olacak
Sizden bize bir armağan kalacak
Bir sevgi halesi kalplere sığan
Hoş geldiniz Sayın vali EROĞAN
Bilirlerki Sivas yigit mekanı
Hoş geldiniz genareli erkani
KARAÖZLÜLER unutamaz şu anı
Sayenizde cok bal yapar bu kovan
Bu eser sizindir sayın EROĞAN
Bu şiirden sonra KEMAL OĞUZHANOĞLU da bir şiir okur ve vali KADRİ EROĞAN konuşmasına başlar.
Temele ilk harcı Kadri Eroğan kor ve aynen şunu söyler. KARAÖZLÜLERIN BU AZMİYLE İLK OKUL DiYE ATTIğIMIZ BU TEMEL YARIN ORTA OKUL SONRA LISE OLUR DER;
Ve sonra karaözü halkının gönüllerinde düşlerinde ortaokul filizlenmeye başlamıştır. Bu heves ve bu çabayla halkımızın okul yapımına katılımı öyle olduki. ŞAHRUH köprüsüne koyunlarından süt almağa giden Karaözü'nün kadını kızı helkesini bırakarak, sırtlarıyla biriket taşımışlardır. Yaşlı dayılar emmiler çimento torbalarını sırtında kamyondan inşaat yerine götürüşü olağan görünüm alırmış. Muhtar Battal Doganay ve okul müdürü Halil BAL çalışmalarda etkin rol oynamışlar Yeterki Karaözü'ye hizmet edilsin kim unutulur ki.
Aynı yıl okulun kaba yapısı bitirilir, çatıya kiremitleri döşenir işte bu sevince bir yenisi daha katılır ve KARAÖZÜ'YE KASABA OLMA EMRi GELIR.
14 mart 1957
Belediye başkanlığını ilk defa Haydar Argüder kazanır. Tabiiki verdiği emekler karşılığında.
Belediye başkanı HAYDAR ARGÜDER seçim havasının getirdiği sıkıntı ve kırgınlığı gidermek için Okul yaptırma dernegi üyeleriyle ve okul müdürü Halil BAL ile sıkı ilişki kurarak ORTA OKUL çabasına katılır. Haydar Argüder etkileyici bir konuma sahiptir konuşmasıyla. Sivas'a baglı olduğumuz için Sivas'tan milletvekili seçilen kişilerle kontağa girer. Onların Karaözü halkının orta okul istediğine dair tepkileri vardır.. Bu çabayı olumlu bulmuyorlar, hayal ürünü sayıyorlar. Onlara göre daha hiç bir ilçenin ortaokulu yoktu nasıl olurda bir kasabaya orta okul yapılırdı. Devlet bunu verirdi, Yani kadro. Bunun üstüne Haydar Argüder Kayseri milletvekillerini devreye sokuyor. Bunların en başında SERVET HACIPAŞAOĞLU unutulmaz bir çaba harcıyor. Yozgat milletvekili ÖMER ERZURUMLUOĞLU'da yardımcı oluyor.
ATIF BENDERLIOĞLU'nun Milli eğitim bakanlığı dönemine rastlayan bu çabalar ürününü veriyor ve Türküye'de ilk kez bir köye 26 Kasım 1959 tarihinde Karaözü'de Ortaokul açılıyor ama bu okuldan çıkanlar filizlenip neler veriyor hepimiz biliyoruz.
Karaözülü hemsşrilerimiz yöre halkımız. Yeterki bu azim ve çaba icimizden eksik olmasın Doğa geregi gidenlerin yerleri doldurulsun Eserleri korunsun. Saygıyla anılsın. Izlerinden yürünsün. Karaözü halkı Görüyoruzki geçmişte neler yapmışlar. Eğerki bizler bu gün bu duruma geldiysek çocuklarımıza gelecegi gösterdiysek geçmişimizi asla unutmuyalım. KARAÖZÜ'YE ŞiMDiYE KADAR NE YAPILDIYSA KARAÖZÜ HALKI YAPMISTIR, KARAÖZÜ HALKININ ÇABALARIYLA YAPILMIŞTIR;
Hükümetlerin siyasilerin ve Partizanlığın Karaözü'ye tek yaptığı, Karaözü halkının istek dışında CAMİ olmuştur, başka bir şey değil. Bu konuda hazırım her şeye. Ben bunu yaptım diyen varsa HODRİ MEYDAN.
YAPILANLAR KARAÖZÜ HALKININ İMECE USULÜYLE YAPTIKLARI ESERLERDİR;
BUNLARI DUYDUKCA KARAÖZÜ HALKIYLA GURUR VE ŞEREF DUYALIM
ikinci yazı dizisinde buluşmak dileğiyle Bütün emeği gecen herkesin önünde saygıyla eğiliyorum RUHUNUZ ŞAD OLSUN Geride kalanlara saglık sıhat diliyorum. Sağolasın HÜSEYIN YILMAZ hocam
ZEKİ IŞIK
MORG (Gasilhane) YAPIMI
1996 yılında, İzzet Avcı’nın belediye başkanlığı döneminde yapılmıştır. Yeri belediye tarafından tahsil edilmiştir. Belediye Personeli ve iş makineleri morg yapımında çalışmışlardır. Morg yapımında Ankara Karaözü derneği ve vatandaşlarınında katkısı olmuş, Ali Vural tarafındanbbir kamyon Kayseri taşı verilmiştir.
Geri kalan masrafların tamamı Almanya Karaözü ve çevresi kültür dayanışma derneği tarafından karşılanmıştır. Gerekli düzenlemeler tamamlandıktan sonra, 1996 yılında kasabamızın hizmetine sunulmuştur.
Yapımında emeği geçen herkese teşekkür ediyor, gelecek bilgiler doğrultusunda Almanya'da nasıl bir etkinlikle bu işi yapmayı başardıklarını da sizlere ulaştırmak istiyoruz. Almanya'dan konu ile ilgili bilgi geldiğinde ilave edilecektir.
Artık eski mezarlık kasabamızın ihtiyacını karşılayamaz duruma gelmişti. Yeni bir yer bulmak
gerekiyordu. Bu durum Belediye Başkanımız Çakır Genç ve Mehmet öztürk’ü rahatsız etti. Yeni mezarlık yeri şarttı ve bir an önce halledilmeliydi. Her ikiside birbirinden habersiz mezar yeri aramaya başladılar. Uygun arsa arayışına başlanıldı. Mezarlık yerinin hem köyün biraz dışında olması gerekiyor hem de büyük bir yer olması gerekiyordu.
Aramalar sonucu uygun bir yer bulunur ve Şavku Koğ'a (Şavku Usta) ait olan 20 dekarlık yer Mustafa Koğ'dan o zamanın parası ile 20 milyara (20.000 tl) belediye tarafından satın alınır.
Parası ödendikten 2 - 3 ay kadar sonra Mehmet Öztürk (Efendi ), Çakır Genç'e gelerek mezarlık yeri satın almak ve belediyeye bağışlamak istediğini söyler. Bunun üzerine Belediye başkanımız Çakır Genç; "Biz mezar yerini satın aldık, parası ödendi ama istiyorsan sen 20 milyarı şartlı bağış olarak belediyeye ver bizde o parayla mezarlığın düzenleme işlemlerini yapalım" der ve belediyeye bağış yapmakta kararlı olan Mehmet Öztürk (Efendi) söz konusu parayı belediyeye bağışlar.
Mehmet Öztürk tarafından verilen para söz verildiği gibi mezarlığa harcanır. Mezarlık duvarlarının yapılması, mezarlığın içerisine yeni morg yapılması, bekçi damı, aptes alma yeri ve çevre düzenleme ile ilgili işlemler belediye başkanımız Sayın Çakır Genç döneminde Mehmet Öztürk'ün bağışladığı para ile yaptırılmıştır.
Musalla taşı da Mehmet Öztürk tarafından yaptırılır. Yeni mezarlık tam planlı olup parselleme işlemleri yapılmaktadır.
Epeydir okulun müdürü Atıl bey; "Bu morg çocukların moralini bozuyor, akrabaları ölen çocuklar derse konsantre olamıyorlar, bahçeden seyredip ağlıyorlar" diyor, morgun okula yakın olmasından yakınıyor ve morgun daha uzak bir yere taşınmasının uygun olacağını söylüyordu. Rahatsızlığını bir dilekçe ile belediyeye bildirir ve bunun üzerine toplanan Meclis morgun taşınmasına karar verir.
Mezarlığa 1400 çam dikilir. Dikilen güller, çiçekler, fidanlar Büyükşehir belediyesinden alınır.
Merhum Mehmet Öztürk (Efendi) 13 Aralık 2008 tarihinde hayata gözlerini kapadı. Daha çok planlarım var diyordu etrafındakilere. Ama maalesef söylediklerini yapmaya fırsatı olmadı. . Mekânı cennet olsun, ışıklar içinde uyusun.
Mehmet Öztürk (Efendi)’nin eşi Fazilet Öztürk’te; Yeni mezarlığın giriş kapısına rahmetli babası ve annesi adına bir çeşme yaptırır.
Yeni mezarlığın ilk misafiri; sonradan kasabamıza yerleşip ve kasabamızda vefat eden Dursun Polat’tır. Dursun Polat’ın cocukları da babalarının anısına diğer yapılmış olan binaların yanına kış veya yaz aylarında cenazeye katılan insanların kalabilmesi için kayda değer bir kamelya yaptırırlar.
Yeni mezarlıgın adı KARAÖZÜ MEZARLIĞI’dır. Karaözülüler sizlere minnettardır.
Çakır Genç ve Turgay Şen BAĞCI’ya verdikleri bilgiler için teşekkür ederiz.
Ayşe Özerdem Çolakgil
BİR ELİNDE TİNER, BİR ELİNDE ÇAKMAK AMACI KARÖZÜNÜ KALKINDIRMAK UĞRUNA KENDİNİ YAKMAK
Sene 1996. Karaözü’ nün lisesi var. Karaözü lisesi Ebulhayır, Karpınar, İğdeli, Yerlikuyu, Kızılpınar, Kaleköy, Kadılı, Gaziler, Alamettin ve Karaözü’ ye hizmet vermekte. Okul var ama branş öğretmenleri eksik. Gerekli mevkilerden talep edilmiş olmasına rağmen öğretmen eksikliği giderilmiyor.
Karaözü’ nün gönlü güzel büyüklerimizden biri; Karaözü lisesi koruma derneği başkanı Şinasi Genç kendince bir çözüm buluyor bu işe. Kendiside dönem dönem gazetecilik yaptığı için önce gazetelerdeki arkadaşları aracılığı ile sesini duyurmaya çalışıyor.
Ankara’da yayınlanan Emek gazetesi 1996 da bu konu ile ilgili şöyle bir başlık atıyor: “ KAYSERİ’de ÖĞRETMEN AÇIĞI CAN YAKACAK” Karaözü Okullarının Tarihçesini açıkladıktan sonra devam ediyor. Kayseri’ nin Karaözü beldesinde bulunan ve 6 köy ile 3 beldeye hizmet veren Karaözü Lisesi’ nde, birisi müdür olmak üzere toplam 5 öğretmen bulunuyor. Belde halkının, Milli Eğitim Bakanlığı ve devlet yetkililerine yaklaşık 6 aydır yaptığı başvuru ise raflarda tozlanıyor. Şinasi Genç, Karaözü Lisesi’ nde öğretmen sıkıntısı yüzünden eğitim ve öğretimin yapılamadığını söyledi. Genç, okulda fizik, kimya, matematik, İngilizce derslerini okutacak öğretmen olmadığını, yetkililerin köyler ve beldeler arasında çifte standart uyguladıklarını vurgulayarak şunları söyledi: “Bizim belde ve köylerimiz demokrat ve alevi olduğu için öğretmen vermiyorlar. Alevi – Sünni ayrımını kışkırtmaya çalışıyorlar”. Genç, Milli Eğitim Müdürü, Bakanlar, Valilik – Kaymakamlık ile Meclis başkan yardımcısıyla görüştüğünü, ancak hiçbir olumlu sonuç alamadığını kaydetti. Karaözü Lisesi Okul Koruma Derneği Başkanı Şinasi Genç, 20 Aralık’ a kadar okula gereken öğretmen atamalarının yapılmaması durumunda kendisini yakacağını açıkladı. Genç, 20 Aralık Cuma günü, okuldaki öğretmen sıkıntısını protesto etmek için, Kayseri Cumhuriyet Meydanı’ nda üzerine tiner dökerek kendisini yakacağını belirterek, “Siyasetçiler, her telden çalan bürokratlar neredesiniz? Seçimden seçime değil, kendimi yakarken yüzünüzü göreyim ki, halkımıza olan kininiz gözüksün. Kendimi yakmamdan siyasiler ve bürokratlar sorumludur” dedi. Diye bitiyor haber ama Şinasi Genç’ in bu konu ile ilgili mücadelesi bitmiyor.
Bu eylemi daha önce açıklanan 20 Aralık yerine “aslanlar gibi yanımda durdu” dediği eşiyle birlikte evlilik yıldönümleri olan 12 Aralık
Yapılan bu eylem daha evvelden tüm partilere Demokratik kuruluşlara haber verildiğinden yeterince halk birikmiş. Biriken kalabalığın “Bu adam delimi ne?” diye birbirlerine baktıkları sırada tam eylem yapmanın, Karaözü’ nün sesini duyurmanın zamanı diyor kendi kendine. Bir elinde tiner bir elinde çakmak, amaç eğitim uğruna kendini yakmak. Tam bu sırada oraya gelen Valiliğin koruma aracı, Şinasi Genç ve değer verdiği eşini alıyor ve valiliğe götürüyorlar. Vali muavini, Şinasi Genç ve eşi Durdane Genç’in mücadelesi sonuç veriyor.
Sonuç ne mi? Bu eylem amacına ulaşıyor, eksik olan branşlarla ilgili öğretmenler kasabamıza atanıyor ve 9 öğretmen eğitim yuvamızda göreve başlıyor.
Şinasi Genç tarafından söylenen şu cümleyi sizlerle paylaşmak istiyoruz: “Bu mücadele kazanılmasına rağmen sosyal barışı bozanlar yüzünden KARAÖZÜ hala kaybetmeye devam ediyor”.
Sayın Şinasi Genç; Eğitim adına yapmış olduğunuz mücadele için ve bu tarihi olayı Karaözü’ yü seven herkesle paylaşmamıza müsaade ettiğiniz için size çok teşekkür ediyoruz.
karaozu.org
Artık eski mezarlık kasabamızın ihtiyacını karşılayamaz duruma gelmişti. Yeni bir yer bulmak gerekiyordu. Mezarlık yeri köyden uzaklaşmıştı. Mezarlığa cenaze götürmek çok zor oluyordu. Cenaze ya traktörle ya da araba bagajlarında götürülüyordu. Cenazenin yakınları bu durumdan hiç memnun değildi. Bu durumda ne yapabilirdik. Belediyenin cenaze arabası almaya gücü yoktu. En doğrusu İller Bankası’na başvurmak olacaktı.
İlk olarak Ankara’ya İller Bankası’na gittim ve “Mezarlığım köyden uzaklaştı, cenaze arabası lazım” dedim. Cenaze arabası almak için Belediye adına kredi istediğimi söyledim. İller bankasındaki görevli; “cenaze arabası 80 milyara mal olur, para veremem ama cenaze arabasını Devlet Malzeme Ofisi’nden al biz parayı oraya ödeyelim, Belediye 80 milyarı borçlansın” dedi.
O günkü belediye imkânlarına baktım sadece cenaze arabası için bu borcu kaldıracak durumda değil. Bende; “vereceğiniz arabanın parasını belediyeye verin ben onunla 80 miyarlık araba alacağıma elden düşme bir cenaze arabası alırım, kalanıyla da iş makinesi alırım, köyün başka ihtiyaçlarına harcarım” dedim. "Ya cenaze arabasını alır borçlanırsın ya da para veremeyiz” dedi. Bunun üzerine; “başka yer olsaydı verirdiniz Karaözü gâvur memleketimi neden vermiyorsunuz” dedim ve konuşmaların sonucu değiştirmeyeceğini anlayınca İller Bankası’ndan ayrıldım.
Eskiden maaşım normal belediyede çalışan memurlarla hemen hemen aynıydı. Daha sonra yapılan düzenlemelerle maaşım artmıştı, o günün parası ile artık 3 milyar lira civarında alıyordum. Cenaze arabası şarttı ama belediyenin parası yoktu. Aklıma bir fikir geldi. Belki biraz zaman alacaktı ama başka çaremde kalmamıştı. Belediyenin saymanına; “Benim emekli maaşım var buradan gelecek bir milyar ve maaşım bana yeter. Sen maaşımın iki milyar lirasını bankada bloke ettir” dedim. Amacım parayı biriktirmek ve cenaze arabası almaktı. Bir yandan para biriktirirken bir yandan da cenaze arabası araştırıyorduk. Sekiz ay geçmişti ki İzmir’den uygun bir cenaze arabası olduğu haberi geldi. Biriken para yeter düşüncesi ile cenaze arabası almak üzere İzmir’e gittim ve 15 milyar liraya cenaze arabasını aldım.
Alınan aracın motoru iyiydi ama yola çıkabilmesi için gerekli bakımın yapılması gerekiyordu. Bakım yapıldı. Yalnız arabanın bakımını yapan kişiler; “Araba taze rektefe edildi, 50-
Celal Bal Cenaze arabası ile Kayseri’ye getirmek üzere yola çıktı. Bende sağlık sorunlarım nedeniyle uçakla yola çıktım. Ben uçakla Kayseri’ye ininceye kadar Celal Kayseri’ye gelmişti zaten. Gerekli hız limitine uyulmadığı için hararet yapmış, motor yanmıştı. Bu arızaları gidermek için tekrar tamir yaptırılması gerekiyordu. Bu aşamaya kadar yol parası dâhil bütün masrafı cebimden ödemiştim ve bu tamir içinde yaklaşık 4 milyar lira daha gerekiyordu. Baktım maaşımdan biriktirdiğim para yetmeyecek, belki başka masrafta çıkacak diye düşünerek Ziraat bankasından 6 milyar bireysel kredi çektim ve kalan kısmı öyle karşıladım. Hala bankaya o borcu ödemekteyim, bitecek altı ay kaldı.
Tamiri yapılan, boyası yapılan cenaze aracı Belediye binasına götürüldü.
Aracı alıp belediyeye hibe etmekti düşüncem. O nedenle yerime vekâleten bakan Yusuf Doğanay’la birlikte Kayseri’de notere gittik. Belediyeye hibe etmek için gerekli işlemleri yaptık. Noterde ”Aracın üzerine hibe eden kişinin ismi yazılır, böyle yaparsanız satamazlar” diye uyarıldıkları için cenaze arabası boyanırken üzerine noter tarafından söylenilen ifade yazdırıldı.
Sene 2007 - 2008 ve Artık Karaözü’nün bir cenaze arabası vardı. Aynı sene içerisinde belediye imkânlarını kullanarak birde itfaiye aracı aldık.
Anlatan: 15 yıl Belediye Başkanı olarak hizmet sunan Eski Belediye Başkanımız Sayın Çakır Genç
Yazan: Ayşe Özerdem Çolakgil Haziran 2010
Kale Park üzeri; tarihi ve köyün bütün görüntüsüne hakim bir mevki idi. Burasının piknik alanı haline getirilmesi gerekiyor diye düşündüm.
Kale'nin üzerinde 20 dekarlık yer alındı, kamulaştırıldı.
Köy hizmetlerine başvurdum. Görevli geldi ama Bitlikuyu’nun suyunun tepenin başına çıkamayacağını, böyle bir faaliyete onay veremeyeceğini söyledi. Fen memuruna “Bu suyu Kale’ye götürelim” dedim. Fen memuru “o gün köy hizmetinden gelenler de söyledi ben rapor vermem” dedi.
Aynı gün belediyenin fen memuru Ali Arslan’a kasabamız arazilerinin denizden yüksekliklerini gösteren haritayı getirmesini istedim. Haritadan kontrol ettiğimde gördüm ki Kale’nin en yüksek noktasının rakımı 1211 Bitlikuyu’nun rakımı ise 1291. Arada tam
Kale’de en son işlemi yaptıktan sonra bir kısmımız Bitlikuyu’dan su vermeye gittik bir kısmımız Kale’nin başında başladık beklemeye. Su yok! Büyük bir vicdan azabı çekiyorum.
Sabah kalktım nerde hata yaptım diye düşünmeye başladım. Daha önce su işleri yapılırken hep yanlarında izlerdim ne yaptıklarını. Birden boruların içinde hava birikmiş olabileceği geldi aklıma. Su memuru Özcan Avcu vardı hemen Özcan’a “borunun havası çıksın diye bir şey takılıyordu neydi o” diye sordum. Özcan’da “Başkanım ona vantuz diyorlar” dedi. Özcan’a hemen git al gel dedim. Kayseri’ye gitti, aldı, getirdi ve Tavşan Tepe’nin başına vantuzu taktılar.
Ben ve bazı arkadaşlar Bitlikuyu’nun başında su veriyoruz, bir kısım memurlarda Kale’nin başında heyecanlı bir bekleyiş başladı. Başladı ama zaman geçmek bilmiyor.
Bir baktım Kale’nin başında çocuklar bir yandan bağrışıp bir yandan tepiniyorlar. Hatta içlerinden biri kendini öyle kaptırmış ki yanındaki tabancayı çıkartıp birkaç el ateş etti. Evet, hepimizde rahat bir nefes almıştık.
Anlatan: 15 yıl Belediye Başkanı olarak Karaözü'ye hizmet sunan Eski Belediye Başkanımız Sayın Çakır Genç
Yazan; Ayşe Özerdem Çolakgil
2008 yılında Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi Sonucu, iktidarın nüfusu
Bu durumdan benim haberim yoktu. Bir gün Kınık Belediye Başkanı Mustafa Gürsoy beni telefonla aradı. “Çakır abi bizim belediyeyi kapatıyorlar. Kınık belde olabilir. Bir dilekçe ile itiraz etmeyenler belde oluyorlarmış. Süre az kaldı geç kalma hemen müracaat et. Ben dilekçeyi Hasandede belediye başkanı Malik Coşkun’dan aldım sende dilekçeyi bul, al, doldur” dedi. Ben de Kınık belediye başkanına “dilekçe örneğini bana faksla” dedim. Dilekçe örneğini hemen faksladı.
Dilekçe örneği gelir gelmez Hemen Kayseri’ye gittim. Süre bitimine 7 - 8 gün kalmıştı. Avukat Suat Taştekin’le görüştüm. Durumu anlattım. Avukatla birlikte dilekçeyi hazırladık. Hazırlanan dilekçe Avukat aracılığı ile ilk olarak Devlet İstatistik Kurumu’na verildi. Oradan bize sizin muhatabınız Bölge İdare Mahkemesi denildi. Bir dilekçede aynı mahiyette Kayseri Bölge İdare Mahkemesi’ne verildi.
Bu dilekçe Dava dilekçesi idi ve hükümetin aldığı kararın yürütmeyi durdurma dilekçesi idi. Önemli olan yasal süre içerisinde istenilen dilekçeyi vermekti. Dilekçe verdikten sonra yapılabilecek tek şey takip etmek ve kararı beklemekti. Sonradan 128 belediyenin zamanında müracaat etmedikleri için kapandıklarını öğrendim.
Bu işlemleri yaparken bir taraftan da Eğerci, Alamettin, Gaziler belediyesine haber verdim. Çünkü bu gibi durumları kim önce öğrenirse hemen diğerine bildiriyordu. Aramızda dayanışma vardı. Kimse kimsenin mağdur olmasını istemiyordu. Zaman yardımlaşma zamanıydı.
İdare Mahkemesi davayı reddetti. Tanıdık belediyelere durumu sorduk ne yapabiliriz diye araştırdık. Bu davayı kayıp etmiş sayılmazdık. Verilen karar sonuçta kesinleşmemiş bir karardı ve Danıştay’a temyiz yolu açıktı. Tekrar avukatın yanına gittim ve temyiz için Danıştay’a başvurduk.
Danıştay; 30.12.2009 tarihinde verdiği kararla İdare Mahkemesi’nin kararını Karaözü Belediye Başkanlığı’nın talepleri doğrultusunda bozdu. Karaözü Belediye olarak kaldı.
Anlatan: 15 yıl Belediye Başkanı olarak Karaözü'ye hizmet sunan Eski Belediye Başkanımız Sayın Çakır Genç
Yazan; Ayşe Özerdem Çolakgil
Çorak Tepe; Karaözü'ye girer girmez, karakola gelmeden önce sol tarafınızda, Kızılırmak'ın hemen yanında bulunan küçük bir tepedir. Yaklaşık 54 dekardır.
Daha önce kasabamıza ait olmayıp Zeki Argüder'in belediye başkanı olduğu dönemde hazineden 20 milyara (20.000 tl) satın alınmış ve 3 milyar lirası peşin verilmiştir. Geri kalan para belediyenin maddi imkânı olmaması nedeniyle ödenememiştir.
Kalan 17 milyar lira daha sonra belediye başkanı seçilen Çakır Genç döneminde belediye tarafından ödenmiştir.
Anlatan: Eski belediye başkanımız Çakır Genç
Ayşe Özerdem Çolakgil
HAYAT HİKAYELERİ
- VELİ DALAK
- HÜSEYİN BAĞCI
- CAFER KELEK (Osman Onbaşı) (23 Ocak 2010 tarihinde eklenmiştir)
- VELİ HAMDİ DALAK (Veli Efendi) (1896 - 1984)
- MURTAZA AVCI (Murtaza Efendi) 1900 1956
- HALİL BAL (21.04.1920 - 10.07.1990)
- POLİS HASAN EFENDİ
- AHMET ÖZERDEM
- FEVZİ ÇOBAN
- KEMAL ÖZER
- ALİ TALAK
- KADİM DOST
- HÜSEYİN AVNİ TATAR
- NEVZAT ERDOĞAN
- GARNAPA'NIN AHMET (Ahmet Kaya - Zurna Ustası)
- HAMIS PEHLİVAN
- ŞOFÖR HASAN
VELİ DALAK
1921 yılında Karaözü’de doğmuşum. Annem Ayşe, Serinözü gillerden. Babam Yusuf.
Dört yaşımda iken 1925’de annemi kaybettim. Babam 1928 yılında Laliklerden Güllü ile ikinci bir evlilik daha yaptı. Ben ve Naci bir anadan, Muharrem ve Ali üvey anamdandır.
Çocukluğumun anlatılacak bir tarafı yok. Neyini anlatırsın 1920’li yıllarda bir öksüz köylü çocuğunun çocukluğunun.
Ancak çok iyi hatırladığım bir olay var. 1928 yılında köy bekçisi başımdaki fesi çekti aldı. Belinden çıkardığı Sivas bıçağıyla parçaladı. Yakınımızdaki bir uçuğa kaldırdı attı. Garip geldi bu bana. Bir mana da veremedim buna. Bir şey de diyemedim bekçiye. Sonuçta benden büyüktü ve üstelik de bekçi idi bu işi yapan.
Sonradan öğrendiğim kadarıyla 28 Kasım 1925’te “Şapka Yasası” çıkar. Yasa ancak 1928’de Karaözü’de uygulamaya koyulur.
Mart 1930’da Karaözü’de ilkokulun açılmasıyla benim de okul hayatım başlamış oldu. Karaözü’de ilkokulu bitiren ilk dokuz öğrenciden biriyim.
İlkokuldan sonra bir üstüne devam etmem mümkün değildi. Köy koşullarında çiftçilik yapmaktan başka bir seçeneğimiz de yoktu.
1936 yılında babamı otuzbeş yaşında kaybedince hayatımın en büyük ve ciddi sarsıntısını yaşadım. Bir müddet amcamla birlikte olmak zorunda kaldık. Bu birliktelik beraberinde bir takım ailevi geçimsizlikleri de beraberinde getirdi. Ayrıldık. Üvey anam Güllü de babası evine gitti. Babaannem Taman Ana, onbeş yaşında ben ve kardeşim Naci üçümüz birlikte kendi ocağımızı tüttürmeye devam ettik. Ailenin bütün işini ben üslendim.
1938 yılında Karaözü’den İzmir’e mevsimlik işçilik yapmak üzere gidenler oldu. Ben de bu kalabalığa katılarak on yedi yaşının 1938 Kasım’ında İzmir’e gittim. İzmir’de yirmiden fazla Karaözülülerle birlikte o zaman “ameliyat katarı” denilen, taş ve kum taşıyan, üstü açık vagonlardan oluşan trende çalışmaya başladık. 1939 Nisan’ında Karaözü’ye geri döndük. Yine aynı senenin Kasım ayında İzmir’e ikinci defa toplu olarak çalışmaya gittik. Aynı işte çalışıp 1940 yılının Nisan ayında geldik. Artık ondokuz yaşında kocaman bir delikanlı idim. Taman anam ısrarla beni evlendirmek istiyor ben ise evlenmek istemiyor bu teklifine karşı çıkıyordum.
İzmir’de çalışırken okullara giden orta ve lise talebelerini gördükce içim yanardı. Okuyamamanın ızdırabı başka şeylere benzemiyor.
1940 yılının Haziran ayında köye bir haber yayıldı. Kayseri’nin Pazarören nahiyesinde yatılı bir öğretmen okulu açılmış. Nasıl bir okul, neyin nesi olduğunu bilen yok. Buna rağmen bu haber ben ve benim gibi olanlar için köyde bomba gibi patladı. Bir umut bir ışık doğdu bizim için. Hemen gidip kaydolanlar olmuş. Ben de bir an önce gitmeye can atıyordum. Ancak bu aile ne olacaktı. Geride ihtiyar bir babaannem ile kimsesiz ve öksüz bir çocuk vardı. Kardeşim Naci çok küçük sayılmazdı. Ayrıca okumak heveslisi de değildi. Ama gene de kendimi onlara karşı sorumlu hissediyordum. Sonuçta olaya şöyle bir çözüm getirdik: Naci çiftçiliğe devam edecek, yazın tatile geldiğimde ben de ona yardım edecektim. Olayı böylece çözdükten sonra okulun yolu gözüktü.
Babam beni askere geç gitsin, itilip kakılmasın diye nüfusa dört yaş küçük yazdırmış. Esas doğum tarihim 1921 olduğu halde nüfusta 1924 olarak gözüküyordum. Bu da benim imdadıma yetişti. Resmen 15 yaşındaydım. Büyük bir şans kapısı açılmıştı. Hemen kayıt hazırlıklarına başladım. Biz karar verene kadar herkes gitmiş kaydını yaptırmıştı. Geriye Hüseyin Öztürk, Hasan Hüseyin Keleş ve ben kalmışız. Biz de 16.8.1940 tarihinde Pazarören’in yolunu tuttuk.
“Yayan yapıldak” okula vardık. Okula vardığımızda bizi bizden önce gelen arkadaşlarımız karşıladılar. Bir sevinç bir neşe aldı ortalığı. Başımıza yığıldılar. Her kafadan bir ses. Kimi haber, kimi hal hatır derken bu fasıl kısa geçildi. Bizi bir an önce idareye götürüp kaydımızı yaptırmaya çalıştılar.
İlkokulu bitireli altı yıl olmuştu. Bu süreç içinde ne bir kitap nede bir gazete okuma fırsatım olmamıştı. O nedenle okuma ve yazmamda gerileme olmuş.
Hiç unutmam: Pazarören Köy Enstitüsü’ne kaydımızı yaptıracağımız günü. Bizi ufak çaplı bir imtihana tabi tuttular. Okul müdür muavini Ahmet Yalçın masanın üzerinde bulunan Ulus Gazetesi’ni önüme çekti sonradan öğrendiğim Falih Rıfkı Atay’ın baş yazısını göstererek okumamı söyledi. Ben okumaya başladım. Ancak yavaş yavaş okuyabiliyordum.
Oradaki imtihan komisyonuna döndü:
—Bunun okuması da kıt.
Deyince fena halde bozuldum. Ama gene de:
—Hocam siz beni alın. Ben sizi mahcup etmem demeyi becerebildim.
Diğer öğretmenler:
—Bak Ahmet Bey ne diyor. Bu çocuğu alalım dediler.
Ve kaydım yapıldı.
Artık dönüşü olmayan beş yıllık yeni bir öğrenci hayatına böylece başlamış oldum.
Okulda öğleye kadar klasik eğitim, öğleden sonra da iş ve ziraat dersleri çalışmaları yapıyorduk. Ben kısa zamanda okul hayatına uyum sağlamış olmalıyım ki öğrenciler beni “Okul Başkanı” seçtiler. O dönemde okul başkanı öğrencilerle idare arasındaki iletişimi sağlıyordu. Başkanlığım mezun olana kadar sürdü. Bir ara dördüncü sınıfta okulumuza yeni atanan müdür muavini Fikret Madaralı başkan olmamı istememişti. Hep mi Veli Dalak olacak birazda başka öğrenciler yapsın diyerek bir bayrak merasiminde bütün okul öğrencilerine yeni bir okul başkanı seçileceğini, seçimin hemen ve açık oyla yapılacağını söyleyip;
—Veli’nin başkan olmasını isteyenler, diye sorunca. Hep bir ağızdan
—Veli Ağabey diyerek bağırdılar.
Okul başkanlığım yanı sıra kütüphane başkanlığını da bana verdiler. Bu yüzden Enstitüde kültür derslerinin dışında teknik dersleri ve ziraat dersleri çalışmalarına pek fazla katılamadım. 1943 Temmuz’unun başında Enstitü müdürümüz Şevket Gedikoğlu beni yanına çağırttı ve dedi ki:
—Veli seni okulun mutemedi olarak Sivas’a göndereceğim. Sivas çimento fabrikasından iki vagon dolusu çimentoyu Sarımsaklı istasyonuna çıkaracaksın. Mutemetliğin yanında sana okulumuz öğretmeni diye de bir yazı vereceğim. Aynı yazı fabrika müdürü içinde geçerli olup, Sivas’a vardığında Milli Eğitim Müdürlüğü’ne uğrayıp kendini tanıtacaksın. Sonra fabrikaya gidip çimentoları tahsis ettireceksin. Daha sonra da sevk edeceksin. Ha unutma! Şimdi senin adına Sivas Ziraat Bankası’na iki bin lira çıkarıyorum. Parayı almadan çimento fabrikasına gitme. Verdiğim yazılar senin işini kolaylaştırır.
Deyip biraz sonra gerekli olan yazıları elime tutuşturdu.
Sarımsaklı istasyonu okulumuzun en önemli ulaşım ve iletişim merkezi olup bir de ambar binamız vardı.
Yapılması istenilen işler benim hiç yapmadığım, çok yabancısı olduğum şeylerdi. Bu hususta bir bilgim, tecrübem ve birikimim de yoktu.
Aldı beni bir kaygı. Ne yapar nasıl edersin. Düşünmeye başladım kara kara. Ya başaramaz elime yüzüme bulaştırırsam. Zaman zaman kendimi toplamaya çalışsam da yer yer dağıtıp paniklemeye başladım. Koca okulun müdürünün bunu yapacak öğretmeni mi yoktu. Beni niçin seçmişti. Şimdi bile tam olarak anlamış değilim. Beni öğretmenlere tercih etmesinin birçok nedeni olmalıydı. Birincisi öğrencileri öğretmensiz bırakmamak. İkincisi ise bir köylü çocuğunun da bu denli karmaşık ve zor işleri başarabileceğini kanıtlamak.
Sabahleyin kalktım. Arkadaşların birinden sivil bir elbise buldum. Bir de kravat temin edip Sivas’ın yolunu tuttum.
Önce Milli Eğitim Müdürlüğü’ne uğrayıp müdür beye kendimi tanıttım. Bana verilen yazıyı uzattım eline. Müdür bana öylesine bir ilgi gösterdi ki şaştım kaldım. Makamında kendine en yakın bir yere oturttu. Kahve ikram etti. Hal hatır sordu. Okuldan eğitimden bahsetti. Bana söz sırası tanıdı.
Çok uygar, kibar ve çağdaş biri ile muhataptım.
Zaman zaman “değil mi”, “öyle mi” gibi laflarla da beni önemsediğini gösteriyordu. O andaki durumumu hiç sormayın. Haller acısıydı. Bir an önce o ortamdan kurtulmak istiyordum.
Lafı bir ara okula getirdi. “Hocam enstitülerde sizlerin işi gerçekten çok zor. Gece gündüz, yaz kış demeden çalışıyorsunuz. Sizleri çok önemsiyoruz. Tebrik ediyorum” gibi yeniden konular açmaya başlıyordu. Ben evet efendim, mevet efendim gibi laflar ederek geçiştirmeye çalışsam da bana yüklenen rolün altında iyice ezilmeye başlamıştım. Zaten suçluluk duygusu beni yeyip bitirmişti. Haksız yere bu kadar iltifatı nasıl taşıyabilirdim. Terin suyun içinde kaldım. Müdür bende istediği tepkiyi bulamayınca hemen telefona sarıldı. Çimento fabrikasının müdürünü buldu, beni tanıttı. Pazarören Köy Enstitüsü’nden geldiğimi, okulun öğretmeni ve mutemedi olduğumu söyleyerek gerekli kolaylığın gösterilmesini… gibi laflar etti. Telefonu bırakıp bana döndü. “İşiniz tamam hocam, müdürünüze ve öğretmen arkadaşlarıma selamlarımı iletiniz” diyerek beni kapıya kadar uğurladı. İkiye katlı vaziyette merdivenleri ikişer üçer inip bankanın yolunu tuttum.
Sonradan öğrendiğim kadarıyla Sivas Milli Eğitim Müdürü Fevzi Ertem Amerika’da psikoloji eğimi görmüş. Daha sonraları da Öğretmen Okulları Genel Müdürü olmuştu.
Bankadan paraları çektim. Sivas Çimento Fabrikası’na gidip işi bitirdim.
Okula döndüğümde muhasip Niyazi Bey’e her gün uğrayıp çimentoların gelip gelmediğini soruyordum.
Ziyaretimin birinde “gözün aydın, çimentolar geldi” deyince göklere uçtum. Başarmıştım. Müdürümüz çok geçmeden beni çağırttı “Aferin Veli” diye iltifatta bulundu.
O seneyi tamamladık. Senenin sonunda 1944 yılının Temmuz ayı ortalarına doğru öğretmen adayı olarak günleri saydığımız bir sırada müdürümüz bir çağrıda bulunarak okulun bahçesinde toplanmamızı istedi. Sivas, Kayseri, Niğde ve Yozgat Milli Eğitim Müdürleri gelecekmiş. Öğretmen adaylarıyla görüşmeler yapılacakmış.
Haberi duyunca beni bir sıkıntı aldı. Soğuk soğuk terlemeye başladım. Hemen müdürümüze koşup;
—Efendim Sivas Milli Eğitim Müdürü gelecekmiş. Ben ayrıca onun emrine tayinimi isteyeceğim öğretmen olarak. Karşısında beni öğrenci olarak görürse ne yaparım, deyince;
—Üzülme durumu ona anlatırım. Enstitünün işlerinin yürümesi için becerikli öğrencilerden istifade ediyoruz okulun tedrisatını aksatmadan. Kusura bakmayın, Veli’nin bunda bir kabahati yoktur… derim olur biter, dedi.
Fevzi Ertem beni öğrencilerin içinde görünce önce bozulur gibi oldu sonra gülüp geçti.
Ekim 1944’de Pazarören’den mezun olduk. Ben Hüseyin Yılmaz, Veli Doğanay, Hüseyin Öztürk Karaözü İlkokulu’na atandık. Başöğretmenimiz Mahmut Tataroğlu’ydu.
Dördüncü sınıfı bana vermişlerdi. Tedrisata başladık. Yirmi gün sonra bir telgraf geldi. “Sınavı kazandınız. Pazarören’e dönün. Ankaraya’ya gideceksiniz”
Karaözü’de ilk defa bir öğrenci yüksek tahsil için bir kente gidiyordu. Onca yoksul ve fakir olmama rağmen hemen herkes mutlaka ve de ne pahasına olursa olsun okumamı istiyorlardı.
Ver elini Yüksek Köy Enstitüsü deyip okulun yolunu tuttum.
Üç yıl okuduktan sonra 1947 yılında mezun oldum.
Son sınıfa geçtiğimizde Yüksek Köy Enstitüsü müdürü Rauf İnan’ı aldılar, yerine eski Sivas Milli Eğitim Müdür’ü Fevzi Ertem’i atadılar.
Ben mezun olduktan sonra iki yıl içinde Fevzi Ertem Sivas’tan Balıkesir’e Eğitim Enstitüsü Müdürlüğü’ne, oradan da bizim okula atanmıştı. Okulda psikoloji derslerine de giriyordu. İlk defa sınıfa girdiğinde hemen beni gördü ve tanıdı. “Veli sen buraya da mı geldin”, dedi ve güldü.
Bu değerli eğitimciyle daha sonraları iyi ilişkilerimiz oldu.
1946 seçimlerinden sonra Köy Enstitüleri ile ilgili yeni yeni düzenlemelere geçilince Yüksek Köy Enstitüleri mezunları Köy Enstitülerine öğretmen ya da idareci olmaları gerekirken bizi “Gezici Başöğretmen” olarak tayin ettiler. Bizden korkuyor, bizden ürküyor, bizi sakıncalı gibi görüyorlardı.
Şarkışla bölgesinde 1947-1950 yılları arası üç yıl Gezici Başöğretmen olarak çalıştım. Bu üç sene içinde evlendim. İki çocuğumuz oldu. 1950’de Yedek Subay Okulu’na gittim. Ankara’da okulu bitirdikten sonra subay olarak İstanbul Selimiye Kışlası’na verdiler.
1951 yılının Eylül ayında askerden terhis oldum. Bakanlık tayinimi kur’a ile yaptı. Kur’a da Artvin ili Borçka ilçesini çektim. Burada bir yıl çalıştıktan sonra Sivas iline tayin oldum. Zaten hanım ve çocuklar Zara ilçesinde idiler. Ben de Zara ilçesine ilkokul öğretmeni olarak atandım. Üç yıl burada çalıştıktan sonra 1955 yılında bakanlık Yüksek Köy Enstitüsü mezunları için ortaöğretime ve İlköğretim Müfettişliğine geçilmesine karar alınca ben de Erzincan iline İlköğretim Müfettişi olarak görev aldım. Bir yıl sonra da tekrar Sivas iline atandım. 1962 yılına kadar burada çalıştım. 1962 yılında Bursa’ya tayinimi istedim. Meslek hayatımın en verimli ve mutlu yılları burada geçti. 1968 yılında İstanbul’a tayinimi yaptırdım. 14 yıl da burada çalıştım.
Bu arada 1975 yılında eşimi kaybettim. Bir erkek ikisi kız üç çocukla çok sıkıntılı günlerimiz oldu.
Meslek hayatımın hiçbir döneminde soruşturma geçirmedim. Aksine birçok takdir aldım. Kendi isteğimle 28 Şubat 1982’de emekli oldum.
1976–1982 yılları arasında kesintisiz 6 yıl İstanbul İlköğretim Müfettişleri Yardımlaşma Derneği’nin başkanlığını yaptım.
1982 yılında ikinci defa evlendim.
Özetlersek: 18 sene köy yaşamı, 8 sene tahsil, 5 sene Gezici Baş Öğretmenlik, 30 sene de İlköğretim Müfettişliği hayatım oldu.
NOT: Karaözü’nün yetiştirdiği en aydın insanlardan biridir. Sevgi doluydu. Herkesi severdi. Karaözü sevdalısıydı. Sık sık Karaözü’ye mutlaka gitmek istediğini söylerdi. Zaman zaman beni arar, davet eder, bilhassa Karaözü üzerine sohbet eder, anılarını anlatırdı. Bir de döner ısmarlardı ve yanında da kazandibi olurdu.
Öz geçmişini bir deftere yazıp bir fotoğrafıyla birlikte verdi.
Ruhu şad olsun, ışıklar içinde yatsın, Yaradan’ı rahmetini esirgemesin.
Ahmet Özerdem
Eğitimci, Araştırmacı, Yazar
Hep aynı yerinde oturacak değil ya bazen bir yerlere gitmesi gerektiğinde
CAFER KELEK (Osman Onbaşı da denirdi) (1900 – 18.03.1981)
“Vatani Hizmet Tertibi”nden maaşa bağlı ve İstiklal Madalyalıdır. Babası Emin Çavuş, annesi Çoban Veli’nin kızı Hapa (Fatma) ninedir. Cafer Kelek dört çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğudur. Kendisinden büyük Kerim ve Eşe adında iki, kendisinden küçük Fadime adında da bir kız kardeşi bulunmaktadır.
Askerlikte, her Karaözülü gibi, okuma yazmanın ne demek olduğunu iyi bilen Emin Çavuş oğlu Cafer’i Köy Odalarında verilen, bugün özel öğretim diyebileceğimiz paralı halk dershanesine gönderir. Okumaya çok meraklı olan küçük Cafer, bir çırpıda eski yazı Arap alfabesini çözer.
Ancak Molla Hüseyin (Doğanay) “oku, yazmayı sonra öğrenirsin” diye diye Cafer’i okutur ama kalem tutturmaz. Bu arada Balkan Savaşı (1912 – 1913) ve Birinci Dünya Savaşı (1914–1918) arka arkaya gelir. İnsanlar “başı dertlerine” düşerler. Cafer Kelek’in bir adı da Osman’dır. Osman Onbaşı diye de çağrılır.
Eskiden şekavet hadisesi çok olduğu için köylüler konvoy halinde Kayseri’ye kağnılarla üç günde gider ve üç günde gelirler. Bir gün Cafer’i de babası 9 – 10 yaşlarında 20 – 30 kağnı eşliğinde hasat sonu Kayseri’ye un satmaya gönderir. İkinci gün sonunda Kayseri bitişiğinde Taş Ocakları ile Engir Gölü Kıyısı arasında mola verilir. Burası son mola yeridir. Bütün köylerden gelen kağnılar burada sabahlar. Erken saatlerde şehre inip satacaklarını satarlar, alacaklarını alırlar ve dönerler. Üçüncü gün sabah olur. Erken saatlerde herkes telaş içinde öküzlerini bulup kağnılara koşacaklardır. Doğanay’lardan Ali Çavuş (Abdullah Çavuş’un babası, Mehmet Çavuş’un dedesi) kafile lideri olarak dağılan öküzlerin bir araya toplanmasını ister. Etrafına bakınır. Hemen yanında sırtı dönük sözünü hemen tutacak Cafer vardır. Cafer öküzleri getir dese etrafta bir sürü yabancı kaynamaktadır. Cafer ismi belirleyici bir isim olduğundan başlarına neler gelebilecek bilinmez. Horlanırlar mı, unlarını satmada zorlanırlar mı bunu tahmin edemediğinden, kendince Cafer’e yeni bir isim yakıştırır. Osman.
“Osman şu öküzleri getir” der.
Çocukta ses yok. Bir daha söyler. Çocuk oralı bile olmaz. Yineler gene bir hareket yok. Öküzlerde bu arada uzaklaşmaktadır. Başka çare bulamaz elindeki mesesi Cafer’in koltuğuna dürterek, “Adını bilmedik deyyus, git şu öküzleri getir” der. Bu olaydan sonra Cafer’in bir adı da Osman kalır. Çünkü bu isme askerlikte de ihtiyaç vardır.
Cafer’i 18 yaşına gelmeden askere alırlar. Askerlik şubesi Şarkışla; Samsun 10 uncu fırkaya sevk eder. Yalın ve zayıf olduğu için yolda hastalanır. Samsun’da dayısı Mustafa Çoban ve Veli Efendi’yi bulur. Bunlar orada sevkıyat işleri ile uğraşmaktadırlar. Cafer’e sahip çıkıp 10 uncu fırkada kalmasını sağlarlar. Askerde onbaşılığı filan yoktur. Bir ara beş on gün kadar acemi erlere ekmek taşıttırır. Asker arkadaşı bölük yazıcısı Ali Efendi (Dalak), Osman Onbaşı der ve o da öyle kalır.
Cafer, askerlik sonrası köyüne döner. Molla Hüseyin’in kızı Fındık ile evlenir. Bu evlilikten Emin adında bir oğulları olur. Fakat her nasılsa anlaşamazlar. Fındık, Emin 15 günlük iken bırakarak babası evine gider. Orada loğusa hummasına yakalanarak ölür. Cafer bir süre evlenmez. Sonraları kendisi gibi dul kalan Ede’nin (İbrahim Yılmız) kızı Ayşe ile evlenir. Bu evlilikten Kerim, Süleyman, İhsan ve Ahmet adında dört oğlu olur. Bu çocukların en büyüğü olan Kerim, 1948 yılında okumak için gittiği Pamukpınar Köy Enstitüsü’nde zatürreeye yakalanarak genç yaşta tedavi gördüğü Sivas Devlet Hastanesi’nde yaşamını yitirir. (Kerim Kelek’in okulda iken yazdığı ve babasına gönderdiği “Beni Unutma” isimli şiir “şiirlerimiz” başlığı altında yayınlanmıştır)
1955 yılında Sivas Valisi Kadri Eroğan Karaözü’ye gelip eski ilkokulun balkonunda yeni bir okulun yapımı için adeta Karaözülüler ile pazarlık eder. Bu müzakerelerin bir bölümünde Sivas Valisi: “Siz bana 10,000,- lira verin ben size bir okul yaptırayım, ya da ben size 10,000,- lira vereyim okulunuzu kendiniz yaptırın” der. Cafer Kelek yüksek bir sesle: “Paşam biz 10,000,- lira verelim, siz yaptırın” der.
Vali:
“Parayı nereden bulacaksınız, söyleyin bakalım kaynağını” deyince:
“150 den fazla memurumuz var. Herkes birer ikramiyesini verse yeter. Kalanını da biz yatağımızı satarız ve tamamlarız” der. Konuşuğu Keleş Hoca, babası Topal Mehmet ve Muhtar Baddal Doğanay da desteklerler. Bu fikirle Karaözü insanının imece anlayışına yeni bir ivme kazandırılmış olunur.
Cafer Kelek; orta boylu, beyaz tenli, normal yapılı, yakışıklı ve güleç yüzlü biridir. Okumayı çok sever. Daha çokta tarih kitapları okur. Edindiği bilgileri iyi yorumlar. Osmanlı dönemi şairlerinin şiirlerini açıklayabilecek kadar Arapça ve Farsça’ya hâkimdir. Kendisi tekke de bulunmadığı halde bir köylü olarak çok iyi bir tasavvuf ve tekke kültürüne sahiptir. Cafer Kelek, sevgi ve hoşgörü dolu Atatürk sevdalısıdır. Atatürk’ü kimseyle mukayese etmez. Bütün değerlerin üstünde tutar.
Son senelerini hiçbir işle uğraşmadan köy içinde geçirir. En son olarak da Mart ayına varınca “Avrat bu kışı da atlattık” diyerek hayata bağlılığını belirtir. Ancak 18 Mart 1981 tarihinde yaşamını yitirir. Ölümünde arkadaşları, çocuklarına hitaben “Size ne oldu ki esas biz öksüz kaldık” diyecek kadar üzüntülerini belirtmişlerdi.
Ahmet ÖZERDEM
Eğitimci, Araştırmacı, Yazar
2002
1896 tarihinde Karaözü’de doğmuştur. Babası, Kadı Mustafa, annesi Avcı’lardan Çolak Mehmet’in torunu Süleyman Kahya’nın kızı Fatma’dır (Hapa).
Varlıklı bir ailenin oğludur. Babası Mansur Efendi, annesi Süloğlardan Ahmet Onbaşı’nın kızı Hürü (Huriye)’dir.
Karaözü, ŞAHRUH dergisinden alınmıştır. (2004)
Şu anda aramızda olmayan Halil Bal’ın öz geçmişini kendi ağzından 1984 yılında sağlığında yazdığı bir nottan aynen aktarıyorum.
POLİS HASAN EFENDİ
HASAN SEVEN
Amcam Hasan Seven 1888 yılında Kara Hüseyin’in dokuz çocuğunun ilk olarak Karaözü’de dünyaya gelmiştir. Çocukluk yılları Karaözü’de geçmiş, okumayı yazmayı annebabası Müslüm Hocadan öğrenmiştir.
Yapılan incelemelerden anlaşıldığına göre, Müslüm Hocanın babası Molla Mahmut Karaözü’ye okuma yazmayı ilk getirenlerdendir.
Hasan Seven, Müslüm Hocanın etkisiyle Gemerek bucağında bulunan medreseye gönderilir. (kendisinden dinledim) medresede Hoca Hasan Ahmet Efendinin müderris olduğunu övgüyle anlatırdı. Bu medrese öğrenimi uzun sürmez, askere alınır. Askerliğin ilk bölümü İstanbul’da başlar. Sınıfı süvaridir. Çalışkanlığıyla başçavuşluğa yükselir. Bu arada Balkan Savaşı başlar. Bir müfreze ile düşmanın yerini keşfetmek için öncü olarak birliği ile araştırma yarken, düşman birlikleri tarafından görülür. Ansızın açılan ateşle sağ bacağından yaralanır, atı da yere düşer. Düşme anında bacağı atın altında kalır. Yaralı bacağını atın altından kurtarır, atını ağlayan gözlerinden öper. Kılıcına dayanarak birliğinin olduğu yere geldiğinde, birliğinin geri çekilmiş olduğunu anlar. Orada yük taşıyamayacak durumda olduğu için bırakılan bir at görür. Ona binerek birliğinin çekildiği yöne gider.
Bir süre sonra birliğine ulaşır. Kendisi ile öncü öncüsü çıkan erler başçavuşun vurulup öldüğünü söylerler. Birliğine kavuşunca komutanları tarafından hastaneye gönderilir, hastanede tedavisi yapılır. Bu arada Balkan Savaşı da bitmiştir. Hastaneden taburcu olur. Terhis zamanı da gelmiştir. Terhis olur ama Karaözü’ye dönmez. Açıldığını duyduğu polis okulu için izmir’e gider. Polis okuluna kaydını yaptırır.
Okul bitiminde polis olarak İzmir’de görev alır. Çalışmaları ile dikkat çeker. Kısa bir süre sonra komiserliğe yükseltilir. Komiser olarak göreve İzmir rıhtımında bulunan asayiş karakolunda başlar. Çalışmaları polis müdürü Kerim beyin dikkatini çeker. Müdürünün güvenini kazanır, bu arada haber duyulur: Yunanlılar İzmir’e çıkacaktır. Bu haber üzerine alınan bir karar gereği İzmir’de bulunan Rum ve Ermeniler İzmir iskelesinden sınır dışı edilir. Bu süre içinde Rum ve Ermenilerin malvarlığına el konur. Eşyaları ve üzerleri aranarak dışarıya bir kuruş çıkartılmamak koşulu ile vapura bindirilirler. O gün için sürülenlerin Hasan komisere kin ve kıskançlıkları artar.
Çalışmaları ile müdürün güvenilir kişisi olmuştur. Sevr Antlaşması ile İtilaf Devletleri İzmir’i Yunanlılara pay çıkarmışlardır. Buna göre Yunanlıların İzmir’e çıkması an meselesidir. Polis müdürü, Komiser Hasan’ı yanına çağırır ve şöyle der: “Sana izin veriyorum, en kısa zamanda Yunanlılar İzmir’e çıkacak. Kovulan Rum ve Ermenilerin sana büyük kini olabilir. Memleketine git, adresini bildir. Geri dönmen için ben sana tel çekerim.” Amcam Kayseri’ye gelir, o gün de Yunanlılar İzmir’e çıkar (15.3.1920).
İzmirli gençlerin ve İzmir’i sevenlerin Yunanlılara karşı ayaklanmalarında, başlarında emniyet müdürü Kerim bey vardır. Maşat denilen yerdeki çatışmada Kerim bey şehit olur. Kerim beyin şehit olduğunu amcam daha Karaözü’ye gelmeden öğrenir (o günkü basından). Bir süre sonra Kerim beyin imzasıyla amcama tel çekilir. Amcam bu telin gerçek olmadığını bilir. Bir daha da İzmir’e dönmez. Polislik serüveni de burada biter.
Kurtuluş Savaşı bütün hızıyla sürerken iç isyanlar da meydana gelmektedir. Amcam İzmir dönüşünden sonra yeniden askerliğe döner. Şarkışla askerlik şubesinde görev alır. İç Anadolu’da Yenhan, Bozok (Yozgat), Tokat, Zile isyanları baş gösterir. Bu isyanları bastırmak üzere Eskişehir’den Çerkez Ethem üçleriyle Ankara’ya (Kuvayı Milliye), Mustafa Kemal’e bağlı ordunun da katılımı ile bastırılır. Amcam Hasan Seven de bu isyanın bastırılmasında görevlendirilir. Yıldız Dağı’nda eşkıya takibinde ayaklarını üşütür. Sivas’ta hastanede tedavi görür. Yenihan, Yozgat, Zile isyanları da 23 Haziran 1920’de bastırılır.
Amcam yeniden Şarkışla askerlik şubesine döner. Kurtuluş Savaşı bitimine kadar burada görev yapar. Savaşın bitiminden sonra terhis olur ve Karaözü’ye döner.
Karaözü’de tarla, bağ ve bahçe işleri ile uğraşır. Bu arada Karaözü’de muhtarlık seçimi yapılır. Seçim sonucu 1936-1938 yıllarında muhtarlık yapar. Muhtarlığı sırasında arazi tahrir(vergilendirme) komisyonununa il tarafından başkan olarak atanır. Bu görevi sırasında, çalıştığı bölgelerde araziyi işleyenin üzerine çok az bir parayla vergilendirir. Bu tür çalışmalar toprak ağalarını kızdırır ama yarıcılar da memnun edilir. Ağalar tarafından İl’e şikâyet edilir. Söz konusu arazilerin tamamına yakını hazinenin olunca pek bir şey çıkaramazlar. (Ulaş’ta öğretmen olarak çalıştığım dönemde Kangal halkından dinledim). Böylelikle hazine arazileri de halkın elinden alınarak toprağı işleyene geçer.
Bu görev bitince yeniden Karaözü’ye döner. Muhtarlığının ikinci dönemi başlar. Muhtar olarak çalışması 1942 yılında sona erer.
Yaşamının son dönemlerinde kendini okuma ve yazmaya verir. Ekonomik gücü olmayınca yazdıklarını kitaplaştıramaz. Bu yazıları ölünceye dek sandıklarda kilitli kalır.
Çok partili dönemin başlamasıyla birlikte oluşan sosyal çalkantılardan Karaözü’de etkilenir. Amcamın evi yıkılıp kahveye çevrilir. Bir zaman sonra boş kalınca köyün yenilikçi gençleri burayı buluşma, konuşma, söyleşi yeri yaparlar. Hükümetin siyasi baskısı sonucunda bu oda kapatılınca, oğlu İsmail amcam, kendine ve çocuklarına bir kötülük gelmesin diye duvarlardaki afiş ve resimlerle birlikte babasının üç sandık dolusu yazı ve kitaplarını odanın ikinci katındaki bacalı ocakta yakar.
Hasan amcamın, yaşamının son yıllarında en çok zevk aldığı, köy enstitüsü ve diğer orta dereceli okullarda okuyan öğrenciler arasında çeşitli konularda konuşma toplantıları düzenleyip onları tartıştırmaktı. Gençler bir gün önceden nereye gideceklerini, hangi konuyu tartışacaklarını, kaynak olarak hangi kitap ve dergileri alacaklarını kararlaştırırlardı. Sonraki gün çıkınlarını da alarak belirlenen yerde buluşurlardı. Kitaplar okunur, konular ortaya atılır, gruplar arasında bu konular tartışılırdı. Öğlen vakti çıkınlar açılır, yemekler yenir ve zaman kalırsa akşama dek eğlenilirdi. Bu söyleşilere genelde köy enstitülerinde okuyan gençler katılırdı. Bu öğrenciler okul çalışmalarını anlatırken, okullarında uygulanan izlenceleri duyan Hasan amcam çok sevinirdi. Enstitülerden Karaözü’ye gelen öğretmen ve yöneticilerle tanışır, onlarla söyleşi yapmaktan büyük mutluluk duyardı. Enstitüleri bitirerek Karaözü’ye dönen öğretmenlerle olan dostluk bağını hiç koparmadı. Bu dostluk 1953 yılında ölünceye dek sürdü. Kendisini tanıma şansını bulanlar bugün, bir araya geldiklerinde onu saygı ve sevgi ile anarlar.
Osman SEVEN
Kaynak: ŞAHRUH dergisi - eylül 2004
AHMET ÖZERDEM
Karaözü doğumludur. Çocukluğu burada geçer. İlkokulu Karaözü’de okur. Orta öğrenimini Yıldızeli Pamukpınar İlköğretmen okulunda yapar. 1961 yılında mezun olur.
31.10.1961 yılında adana-Ceyhan-Saygeçit köyüne atanır. 27.3.1962 tarihinde askere alınır.
27.3.1963’de Mersin ili Menteş köyüne tayin edilir. Burada bir süre çalıştıktan sonra 5,10,1966 tarihinde yüksek tahsilini yapmak üzere Erzurum Eğitim Enstitüsü’ne gider. Burada eğitimini tamamlar.
29.8.1968 yılında Siirt ili Eruh ilçesinde Sosyal Bilgiler öğretmeni olarak göreve başlar. Bir yıl sonra 21.10.1969 tarihinde doğup büyüdüğü, çocukluk yıllarını yaşadığı Karaözü ortaokuluna atanır. Uzun sayılabilecek bir süre (10 yıl kadar) burada çalışır. Bu zaman dilimi içinde kasabanın en bilge insanlarıyla bire bir, yüz yüze defalarca görüşerek Karaözü’nün bütün değerlerini inceler. Pek çok notlar alır. Bu günkü çalışmaları yaptığı bu inceleme ve araştırmalar o günlerdeki edindiği birikimlerin sonucudur. 1969 -1980 yılları arasında yaptığı çalışmaların bir bölümünü “Sivas Folkloru” dergisinde yayınlar.
28.11.1980 yılında İstanbul’a tayin edilir. On yıl kadar da burada görev yapar. 20.03.1990 senesinde emekli olur.
Emekli olduktan sonra o günden bu güne edindiği bütün bu birikimlerini yazılı hale getirir.
1994 yılında 326 sayfalık “Tarihi, Kültürü, Folkloruyla Karaözü” adlı kitabını yayınlar. Bu kitap şimdilerde Türkiye genelinde kaynak eser olarak pek çok literatüre geçmiştir. Bundan iki yıl sonra da 1996’da büyük bir tasavvuf ve tekke şairi olan “Sadık Baba” yı bu topluma kazandırdı.
1998 yılında mahalli ozan Aşık Işık’ı tanıttı.
2003 Mart ayında da “Şahruh’un İki Yanı” adlı kitabıyla bu insanların eğitim ve öğretime verdiği önemi gözler önüne serdi. Daha sonra da 2007’de soyu Karaözü’ye kadar uzanan bir başka halk ozanı “Hasan Hüseyin Şahin (Yediharf)” i insanlara sundu.
Şimdilerde “Şecere”, “Karaözü Ozanları”, “Köyden Köye Köy enstitülüler” ve muhtelif dergilerde yayınlanan yazılarını bir kitapta toplamak amacındadır.
Nermin (Çoban) Özerdem ile Evlidir. Özgür ve Kemal adında iki erkek çocuk babasıdır.
Kışın İstanbul’da yazın da Karaözü’de yaşamını sürdürmektedir.
FEVZİ ÇOBAN
Fevzi Çoban 28.1.1930’da Karaözü’de doğdu. Annesi Güllü,
babası İbrahim Çoban’dır.
İlkokulu 1943’te Karaözü’de bitirdi. Aynı yıl beş arkadaşı ile birlikte Yıldızeli Pamukpınar Köy Enstitüsü’ne girdi. 1947 yılında burayı bitirerek öğretmen oldu. İlk görev yeri olan Sivas / Çallı köyünde üç yıl çalıştı. Üç yıl Eskiköy, iki yıl da Gemerek’in İğdeli köyünde çalıştıktan sonra askere gitti. Askerliğini uçak savar yedek subay olarak Kırıkkale’de yaptı.
Asker dönüşü Sivas /Tutmaç köyünde bir ders yılı çalıştı. Sonra Kayseri/Yeşilhisar ilçe merkezine naklen atandı. Yeşilhisar’da dört yıl çalıştıktan sonra Kayseri il merkezine adandı. Gazı Osman Paşa ilkokulunda dört yıl öğretmenlik yaptı. Bu süre içinde Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümü’nü dışarıdan bitirdi.
1964 yılında Yozgat’a ilköğretim müfettişi olarak atandı. 1969 genel seçimlerinde Yozgat CHP adayı olarak seçimlere katıldı. Seçilemeyince Kırşehir iline ilköğretim müfettişi olarak atandı. Dört yıl Kırşehir’de görev yaptı. Çocuklarının eğitimi nedeniyle Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Genel Müdürlüğü Şube Müdür Yardımcılığı’na atandı. Bir süre şube müdürlüğüne vekâlet etti. 1975 yılında Ankara Rehberlik ve Araştırma Merkezi’ne eğitim uzmanı olarak sürüldü. 1981 yılında isteği üzerine emekli oldu. İkisi kız dört çocuk babasıdır. Çocuklarının dördüne de yükseköğrenim yaptırdı.
Ankara’da Küçükesat’ta oturur. Yaz dinlencelerini Karaözü’de geçirir. Köy Enstitüsü 3.cü sınıftayken, 1945 yılında şiir yazmaya başladı. Boş zamanlarını şiir yazmakla doldurur. Şiire hep hobi olarak baktı. Okumayı ve şiir yazmayı çok sever.
Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Dadaloğlu, Nazım Hikmet, Mahzuni Şerif, Aşık Veysel ve Ümit Yaşar Oğuzcan’ın şiirlerini okur ve çok sever.
Şiirlerinden örnekler: Döne Ana, Ulusa Doğru, Üçü Bir Yerde, Topal Mehmet.
Karaözü “Şahruh” dergisinden alınmıştır.
KEMAL ÖZER
KENDİ ANLATIMIYLA YAŞAM ÖYKÜSÜ
1935 yılında İstanbul’da doğmuşum. Annem (Kevser), bugün Bulgaristan sınırları içinde kalan topraklarda doğup büyümüş, ailesiyle birlikte İstanbul’a göç etmiş sonra. Babam (Mehmet) ise, yirminci yüzyılın ilk yıllarında
Çocukluğumda tanıklık ettiğim ikinci duygu, babamın başka çocukların babası gibi her akşam eve gelmemesi duygusudur. İşi gereği, iki gecesini dışarda, bir gecesini evde geçiren bir baba ve başkalarından ayrı olmak kaygısı. Bir daha değişmemek üzere dar gelirli yaftası yapıştırılan bir aile, nasılsa satın alınıp başımızı soktuğumuz iki katlı bir ev. Çerkezköy’den İstanbul’a küçük bir göç yaşadığımı bu arada belirtmeliyim. Evet, Aksaray’da bu küçük evde yirmiüç yıl geçiriyorum. İlkokulu 1942-47 arasında okudum. Babam, Edirne’den Sirkeci’ye treni getirdikten sonra kalp krizi geçiriyor ve “adî malûl” emekli oluyor. Sonra da geçim darlığı artıyor ve evimizin odaları, buna koşut olarak, azalıyor. Çünkü yeni bir gelir kaynağı “keşfediyor” aile. Odaları üniversite öğrencilerine “pansiyon” veriyoruz. Beş odamız var; geçim daraldıkça oda sayısı azalıyor. Sonunda iki oda kalıyor kendimize.
İlkokulu bitirdiğim yıl, babamın bir baba yurdu olduğu, akrabalarımın bir bölüğünün orada yaşadığı öne çıkıyor. Karaözü köyüne ilk uzun yolculuğum. Köyde, tanıdığımdan başka, benzersiz insanlarla karşılaşıyorum. Toz toprak içinde oynaşan bebelerden dişi dökülmüş ninelere kadar herkeste garip bir tutku. O köyden kimlerin yetiştiğini, ne iş tuttuklarını herkes sayıp döküyor ve onur duyuyor bundan. Kaç öğretmen, kaç subay, kaç ebe, kaç doktor yetişmiş, herkes biliyor ve kendi çocuğuymuş, yakınıymış gibi hepsini herkes benimsiyor. Kızılırmak geçiyor köy içinden ve Sinan’dan kalma bir köprü, üzerinde. Köyün ozanı, bizim gelişimiz için de türkü yakıp sazıyla çalıyor söylüyor bir akşam.
Emekli olduktan sonra babamın beni yetiştirme konusunda neler düşündüğünü de öğrenmiş oldum. Okumama karşı değildi, ama kendi deyimiyle “hayatı anlamalı”ydım. Bu yüzden, koskoca bir yaz tatilimi, Aksaray pazarında manav çıraklığı, araba iterek sokak satıcılığı denemesine kurban etmişti. Emekli olurken verdikleri parayı o yaz tüketince benim de yakamı bırakmış oldu babam. Sonradan, kendisini başarısız bulduğunu, benim de başarısız, beceriksiz olmamam için kent yaşamasında para kazanmanın tek yolu olarak gördüğü ticarete beni zorladığını düşünmüşümdür.
Bense, sokak aralarında yapılan sporla yetinmek istemiyor, spor alanlarına çıkmayı düşlüyordum. Bir yandan da, 1948 ya da 1949 yılında birdenbire karşılaştığım bir öykü kitabı aracılığıyla edebiyata yönelmiştim. Evimizdeki odalardan birinde pansiyon oturan bir öğrenci taşınmış, annem arkasından odayı süpürürken somyayla duvar arasına düşmüş bir kitap bulup bana vermişti. Yazarı Sait Faik’ti ve adı Lüzumsuz Adam‘dı bu kitabın. Çocuk dergileri ve okul kitaplarındaki parçalar dışında ilk okuduğum kitap bu oldu ve beni derinden etkiledi. Okuldaki yazı ödevleri dışında yazdığım ilk denemeler, o kitaptakilere benzetmeye çalıştığım öykülerdi. Bir süre sonra, daha kolay yazıldığını görerek şiir yazmaya başladım. Varlık dergisini ve Varlık yayınlarını tanımıştım. Şiirlerimi daha çok Varlık dergisinde okuduğum şiirlere benzetmeye çalışıyordum. Bu yüzden, örneğin karısına seslenen bir adamın ağzından dizeler bile döktürüyordum. Çevremde ilk beğeniler, onları dergilere gönderme cesareti verdi. Bu arada, ortaokul son sınıfta kendi el yazımla defter sayfalarına yazıp yayınladığım dergide, sınıfımızdaki kızları iğnelediğim için Pertevniyal Lisesi’nden Kumkapı Ortaokulu’na gitmek zorunda kalmıştım. Lisede edindiğim arkadaşlıklarda, tanıştığım öğretmenlerde bu okul değiştirme olayının önemli bir payı olduğunu düşünürüm. Çünkü Kumkapı Ortaokulu’nu bitirenleri yalnız İstanbul Erkek Lisesi’ne alıyorlardı.
Şiir yazmak ve yayınlansın diye dergilere göndermek, sıkılgan biri için o kadar güç değildi. Ama başarılı olacağıma o kadar inandığım sporda, birtakım işlemler yaparak yarış alanına çıkmak bayağı ürkütücüydü. İlk büyük cesareti gösterdim, kendi başıma beden eğitimi bölge müdürlüğünde sağlık denetiminden geçip kart çıkarttım. İnönü Stadı’nda atletizm yarışlarına katıldım. Uzun ve yüksek atlamada dereceye bile girdim, madalya aldım. Ne yazık ki sürekli olamadı, daha ötesini becerip spor yaşantımı sürdüremedim. Yeni serpilmekte olan bedenime atletizm çalışmaları ağır gelmişti.
Sanıyorum, sporda bu yarım kalan isteklerim şiire daha çok yönelmeme neden oldu. Yılmadan gönderdiğim şiirlerden biri sonunda basıldı. Ankara’da, Harika adlı bir dergide. “Bir Yer Var” adını taşıyan ve 25 Ağustos 1951′de basılan bu şiir şöyleydi:
Ağaçsız, gölgesiz bir yer var
İçinde gezdiğim;
Ayaklarım, ellerim dünyadayken
İçinde olduğunu hissettiğim.
Bir yer var;
İçinde olduğum halde
Nerde olduğunu bilemediğim,
Hududunu göremediğim.
Bir yer var;
Ben uyuyunca uyuyan,
Uyanınca uyanan,
Benimle birlikte yürüyen.
Bir yer var;
İçinden insana sesler gelen,
Benimle konuşan, dertleşen
Halimizi bilen ve gülen.
Ağaçsız, gölgeliksiz bir yer var
Benimle birlikte büyüyen…
İstanbul Erkek Lisesi’nde beni sanata çeken öğretmenlerle karşılaştım. Özellikle Salim Rıza Kırkpınar’ın bu konuda büyük etkisi oldu. Kendim gibi yazan, edebiyat heyecanı ve sevgisi taşıyan arkadaşlar edindim. Adnan Özyalçıner, Konur Ertop, Ergin Günçe, Önay Sözer, Oktay Tuncer…
Bu sürede okul içinde yoğun bir sanat etkinliğinin yanısıra dışarda da, özellikle taşra dergilerinde şiirlerim yayınlanıyordu. 1955 yılında, liseyi bitirip Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne girdim. Üniversitede özellikle Ahmet Hamdi Tanpınar ve Mehmet Kaplan’ın etkileri geldi. Başka fakültelerden arkadaşlar edindim. Onat Kutlar, Ergin Ertem, Erdal Öz, Demir Özlü, Ferit Öngören, Doğan Hızlan, Ülkü Tamer, Ece Ayhan, Hilmi Yavuz… Liseden ve üniversiteden bu arkadaşlarla birlikte a dergisi‘ni kurduk 1956 yılında. Bir yandan da yeni yeni yazarlarla, ozanlarla tanışıyor, çevremizi genişletiyorduk. Cemal Süreya, Edip Cansever, Asım Bezirci, Sezai Karakoç, Memet Fuat, Yusuf Atılgan, Hüseyin Cöntürk vb.
Bu ilk dönemin sonunda başka bir şeyle karşılaştım: Yazdıklarıma benim diyebilme gereksinimi. Herkes yazıyordu; onlardan beni ayıran, şiirlerime benim diyebileceğim bir şey katmalıydım. Ardında yalnız benim olan bir karşılığı olmalıydı yazdıklarımın. Bu karşılığın ancak kendi yaşantım olabileceğini düşündüm ve o zamana kadar yazdıklarımı toptan yoksadım. Bir yandan üniversitede Tanpınar’ın dersleri, bir yandan Pazar Postası sanat ekinde Muzaffer Erdost’un İkinci Yeni adıyla andığı, savunuculuğunu yaptığı şiir hareketi, yeni bir şiir oluşturmamda etkili oldu. Özgün bir şiir dili yaratmak, yıkılmaz bir şiir yapısı kurmak, yazdığım her şiirde bir mükemmellik gözetmek istiyor, İkinci Yeni’nin çağrışımlara dayanan, dizeyi şiire birim yapan, anlamı rastlansala kadar indirgeyen atılımından yararlanıyordum.
Bu ikinci dönemde yazdığım şiirlerden bir bölüğüyle ilk kitabımı yayınladım. 1959 yılında, Gül Yordamı adıyla. Aynı yıl, haftalık Kim dergisinde düzeltmen olarak çalışmaya başladım. Fakültedeki bir kız arkadaşıma sevdalandım. İçeriğinde bu ilişkinin büyük yer tuttuğu sonnet biçiminde 16 şiirimi Ölü Bir Yaz adıyla yayınladım 1960 yılında. Aynı yıl, Cumhuriyet gazetesindeki düzeltmenlik görevine geçtim. 1961 yılında, beni yaşam serüveniyle etkileyen babam öldü. Elli yıl kent yaşantısına bir türlü ayak uyduramamış, göçebeliğini alttan alta sürdürmüş bu bozkır insanının anısıyla oluşturduğum ve ona adadığım şiirlerimi
1963′ten 1970′e kadar olan yaşantım için söylenecek ayrıntı çok değil. Gazetedeki işi sürdürme, kitapçılık, yayıncılık gibi birkaç olgu… Bunun dışında, herkesi sürükleyen, giderek ilgilendiren ve ortak
Saydamlık artınca, kişioğlu kendi konumunu daha iyi kavrıyor. Yaptığı sanatın ne olduğunu, nasıl olması gerektiğini de. “Sanata ilginin başlangıç nedenleri?” sorusuna şu karşılığı vermişim 1972′de bir dergide: “Bilinçlenmeden önce her şeyi birbirinden ayırıp tek başına ele alabiliyor kişioğlu. Böyle olunca da sanatı türlü karşılıklarla algılayabiliyor. Ülkemizde ve benim gibi içe kapanık kişilerde çoğunluk bir yücelme gereksinimi, kendini bir şeyle özdeşleştirme, aşma aracı oluyor sanat. Kendini önce kendisine, sonra çevresine, giderek topluma
1960′tan önce a dergisi‘ni çıkarmıştık, sonradan şu ya da bu oranda dünyaya bakışları değişmiş eski arkadaşlarla Yeni a Dergisi‘ni yayınlamaya başladık 1972 Nisanında. Gerek bu dergide, gerekse daha sonra, yaşama bir bütün olarak bakma, onu bir bütün olarak kavrama, şiiri yaşamın hizmetine koşma gereğiyle ve bilinciyle yazmayı sürdürdüm. 1973, 1974 ve 1975 yıllarında üç şiir kitabı, bir de Nasrettin Hoca öykülerini şiirleştiren yapıtımı yayınladım. Bundan sonrası için şiirin yanısıra incelemeler, araştırmalar yapmak gibi, çocuklar için kitaplar yazmak gibi tasarılarım da var.
(Öykü dergisi – Mart 1976)
http://www.kemalozer.net/ Sitesinden alınmıştır.
Kemal Özer, 30 Haziran 2009 Günü öğleden sonra 16.30 sularında İstanbul’daki evinde vefat etti.
YILLARA GÖRE YAŞAMÖYKÜSÜ
1935: İstanbul’da doğdu. Babası tren sürücüsü. Çocukluğu dört yaşına kadar Çerkezköy’de geçti.
1942: İstanbul’da ilkokula başladı. Öğrenim yıllarını ve çocukluk çağını İkinci Dünya Savaşı koşullarında yaşadı. Okuma ve yazma hevesini ilk kez ortaokul sıralarında duydu.
1950: Spor yapma ve yazma hevesinin gelişmesine yol açan koşullarla ve ortamla tanışması. İstanbul Erkek Lisesi’nde başlayan lise öğrenimi.
1951: İlk şiiri yayınlandı. (Harika dergisi).
1955: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde başlayan yüksek öğrenim. Şiirde heveslilik dönemini sona erdiren hesaplaşma. Sanat çevresiyle ilişkisini genişleten yeni tanışmalar.
1956: Dönemin önemli dergileri arasında yer alacak a dergisi’nin kurucu ve yöneticilerinden biri oldu.
1959: İlk şiir kitabı yayınlandı. (Gül Yordamı). Öğrencilik sürerken çalışmaya başladı. (Kim dergisi).
1960: Yüksek öğrenimi bitirmeden bıraktı. İkinci şiir kitabını yayınladı. (Ölü Bir Yaz). 27 Mayıs’ın ardından a dergisi’nin yayınlanmasından vazgeçildi. Cumhuriyet gazetesine girdi.
1961: Yaşamından ve yazgısından etkilendiği babasını yitirdi.
1962: Evlendi. Yedeksubay öğretmenlik göreviyle iki yıl geçireceği Amasya’nın Destek köyünde öğretmenliğe başladı.
1963: Kızı dünyaya geldi. Üçüncü şiir kitabı yayınlandı. (
1965: Kitapçılık yapmak için Uğrak Kitabevi’ni açtı. Kitapçılık yaparken, Şiir Sanatı dergisini çıkardı. Sinema ve şiir konularında 13 kitap yayınladı.
1970: Kitabevini kapattı. Yeniden şiir yayınlamaya başladı.
1972: Yeni bir anlayışla yayınlanmaya başlanan Yeni a Dergisi‘nin kurucu ve yöneticileri arasında yer aldı.
1973: Yeni şiirleriyle oluşan dördüncü kitabını yayınladı. (Kavganın Yüreği). Kitapta yer alan toplumcu şiirler, olumlu ve olumsuz tepkilere yol açtı.
1975: Cumhuriyet gazetesi için sanatçılarla konuşmalar yapmaya, Militan dergisinde yazmaya başladı. Nasrettin Hoca öykülerini çocuklar için şiirleştirdi.
1976: İlk kez yurt dışına, Bulgaristan’a gitti. Dostluğundan etkilendiği Fahri Erdinç’le tanışma. Onunla işbirliği yaparak şiir çevirileri. Sen de Katılmalısın Yaşamı Savunmaya kitabına Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü verildi.
1977: Yugoslavya’daki Struga Şiir Akşamları’na katıldı. Kısa bir Sofya gezisi.
1979: Bulgaristan’daki Şiir Bayramı’na (Ekim) ve Vaptsarov’un 70. Doğum Yıldönümü törenlerine (Aralık) katıldı. Edebiyat Cephesi’nde ve Eleştiri’deki Ozanın Gözüyle köşesinde yazmaya başladı. Gezi ve söyleşi türünde ilk kitapları (Güldeki Şafak ve Sanatçılarla Konuşmalar) yayınlandı.
1980: Bulgar Edebiyatı Dostları Sempozyumu’na (Haziran) ve Sofya’da Uluslararası İkinci Yazarlar Buluşması’na (Eylül) katıldı.
1981: Cumhuriyet gazetesinden ayrıldı. Karacan Yayınları’nda çalışmaya başladı. Bulgaristan’ı kapsayan uzun bir gezi.
1982: Rotterdam’da Poetry International şiir şenliğine (Haziran), Sofya’da Uluslararası Üçüncü Yazarlar Buluşması’na katıldı. Budapeşte’ye gitti. Kimlikleriniz Lütfen kitabına Ömer Faruk Toprak Şiir Ödülü verildi.
1983: Sofya’da Uluslararası Dördüncü Yazarlar Buluşması’na katılıp “Umut Edebiyatı ya da Umutsuzluk Edebiyatı” oturumunda bildiri sundu. Varlık dergisinin genel yayın danışmanlığını üstlendi. Budapeşte’ye ve Viyana’ya gitti.
1984: Bulgar Edebiyatı Dostları Sempozyumu’na (Haziran) ve Sofya’da Uluslararası Beşinci Yazarlar Buluşması’na (Ekim) katıldı.
1985: Toplu şiirleri basıldı. (Çağdaş ve Boyun Eğmeyen). Budapeşte’ye ve Londra’ya yolculuklar. Şiirlerinin Bulgarca çevirisi kitap olarak yayınlandı. (Morskiyat Jetvar / Deniz Orakçısı).
1986: İkinci evlilik.
1987: İngiltere’ye, Hollanda’ya yolculuklar. Lefkoşa’da kitap fuarına katıldı. Sevda şiirleri Sınırlamıyor Beni Sevda adıyla yayınlandı.
1988: Sovyet Yazarlar Birliği’nin çağrılısı olarak Moskova yolculuğu.
1989: Yordam Yayınları’nı kurdu ve bütün yapıtlarının diziler halinde yayınına başladı. Bükreş’te Eminescu Sempozyumu’na, Riga’da Şiir Günleri’ne katıldı. Kıbrıs, Sovyetler Birliği ve İngiltere’ye yolculuklar.
1990: Varlık dergisinin yayın danışmanlığından ayrıldı. Kısa bir Kıbrıs yolculuğu.
1991: Romanya’da Çevirmenler Sempozyumu’na katıldı. İngiltere yolculuğu. İnsan Yüzünün Tarihinden Bir Cümle kitabına Yunus Nadi Şiir Ödülü verildi.
1993: Bir Adı Gurbet kitabıyla Ferit Oğuz Bayır Düşün ve Sanat Ödülü’nü kazandı. İngiltere yolculuğu.
1994: Köln’de “İşçilerin Birliği, Halkların Kardeşliği” gecesine (Nisan), Kopenhag’da Türk/Danimarka Şiir Akşamı’na (Haziran), “Solingen’de, Sivas’ta Yananlar Bizim” adı altında Fransa, Almanya, Avusturya ve İngiltere’de düzenlenen etkinlikler dizisine katıldı. Gerçek dergisinde “Gün Olur Söze Yazılır” başlığıyla sürekli yazmaya başladı.
1995: Sahne şiirleri adını verdiği ve yıllardır üzerinde çalıştığı Oğulları Öldürülen Analar kitabı yayınlandı. “Gün Olur Söze Yazılır” başlığıyla sürekli yazmayı Evrensel gazetesinde sürdürdü. 60 yaşında olması dolayısıyla Değirmendere,
1996: Son kitabındaki şiirler
1997: Kocaeli Üniversitesi’nin açtığı Şiir Okulu’nda ilk dersi verdi. İkinci Balkan Şiir Günleri’ne katıldı (Çatalca). İngiltere yolculuğu. Şiirlerinden yapılan bir seçme Imellem Betragte og Se (Bakmakla Görmek Arasında) adıyla Danimarka’da yayınlandı. Basına tanıtım toplantısında bulunmak, etkinliklere katılmak üzere Danimarka’ya yolculuk.
1998: TV’de Ateşi Çalmak izlencesine bir bölüm yazdı ve seslendirdi.
1999: Türkiye Yazarlar Sendikası’nda ikinci başkanlık görevi. Damar dergisi Emek Ödülü verildi. Yıllardır üzerinde çalıştığı şiir kitabı Onların Sesleriyle Bir Kez Daha adıyla basıldı. Akdeniz Trubadurları Örgütü’nün kuruluş toplantısı için Bulgaristan yolculuğu. Yalova’da şiir şenliği. Şiirlerinden yapılan bir seçme Nasraşten Vyatır (İki Yönlü Rüzgâr) adıyla Bulgaristan’da iki dilde (Türkçe-Bulgarca) yayınlandı. BEKSAV’da 45. Sanat Yılı toplantısı.
2000: Bütün şiirleri 2 cilt olarak XX. Yüzyıldan Duvar Kabartmaları adı altında basıldı. Yordam Kitapları adı altındaki yayın çalışmalarına son verdi.
2001: Zürih ve Basel’de etkinliklere katılmak üzere İsviçre yolculuğu. Salihli Şiir İkindileri’nde Diyonisos ödülü verildi. Kopenhag’da Türk-Danimarka Şiir Akşamı’na katıldı. Bulgaristan yolculuğu. Edirne’de Balkan Yazarlar Buluşması. İzmir ilköğretim okullarında çocuklarla söyleşiler.
2002: Marmaris Kitap ve Kültür Şenliği.
2003: İzmir ilköğretim okullarında çocuklarla söyleşiler. Ameliyatla sonuçlanan bir kaza geçirdi. Hakkında hazırlanan belgesel TRT 2’de Söz Uçar dizisinde yayınlandı.
2005: Sevdalı Buluşma adlı şiir kitabı çıktı.
2006: Türk-Danimarka Şiir Akşamı’na katılmak için Kopenhag’a gitti (Ocak). Şiirlerinden yapılan seçme Opkomende Beelden (Araya Giren Görüntüler) adıyla Hollanda’da yayınlandı ve
http://www.kemalozer.net/ Sitesinden alınmıştır.
KARAÖZÜ'NÜN YETİŞTİRDİĞİ, KARAÖZÜ SEVDALISI
ALİ TALAK
1969 Adana doğumlu olan Ali TALAK, ilk ve ortaokulu Karaözü de okudu. Lise eğitiminden sonra Baku Devlet üniversitesini bitirdi. 1985 Yılında harita ve ölçüm elemanı olarak çalışma hayatına atıldı. 1993 yılında kendi şirketi Asrın haritayı kurdu. 2002 yılında Esen Harita şirketini kurdu. 2005 yılında ADD Gayrimenkul ve danışmanlık şirketini kurarak yurt dışı ticari faaliyetlere başladı.2009 yılında mimarlık ve mühendislik dalında faaliyet gösteren grubu şirket bünyesine kattı. Şirketlerinde 50 çalışanı istihdam etmektedir. Bir çok sivil toplum kuruluşunun kurucu üyeliğini ve yönetim kurullarında görev almıştır. Derneğimizin kurucu üyesi ve Fahri başkanıdır. Halen Ege bölgesi Sivaslılar Federasyonu Genel Sekreterlik görevini yürütmektedir. İzmir Ticaret odası üyesi olan Ali TALAK, İzmir Sanayici ve İşadamları Derneğinin aktif üyesidir. TV' de Şehir ve İmar adlı program yapmaktadır, yapımcısı ve sunucusu olduğu program, halen Yeni Asır TV de yayın hayatına devam ermektedir.
Ali TALAK bulunduğu konuma tırnaklarıyla kazarak gelmiştir. Tam bir Karaözü Sevdalısıdır. Karaözü için hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan bir kişiliğe sahiptir ve her türlü desteği vermektedir. Her gün adeta Karaözü ile yatıp, Karaözü ile kalkmaktadır. Karaözü adı ile faaliyet gösteren sivil toplum örgütlerine devamlı yakın duruş sergileyerek, maddi ve manevi desteğini esirgememektedir.
İzmir de faaliyet gösteren derneğimizin hasta yatağından kalkmasında ve aktif duruma gelmesinde başrolü oynamıştır. Dernek mülkiyetinin alınmasında çok büyük maddi ve manevi katkı koymuştur. Karaözü'lü hemşerilerinin iyi gününde, kötü gününde devamlı yanlarında yer almaktadır. Ali TALAK kardeşimizin İzmir de bizlerle beraber olması, bizlere büyük güç vermektedir. Böyle gözü kara, çalışkan, paylaşımcı, fedakâr, başarılı kardeşimizin yolunun açık olmasını ve yaşamının başarılarla dolu geçmesini diliyorum. Karaözü adına, böyle insanlarımızın sayılarının artması dileğiyle, Yolun açık olsun Ali TALAK kardeşim.
Mustafa DOĞANAY
Karaözü Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı (İZMİR)
Kadim Dost
KADİM TAŞYÜREK
Emlek Vadisinin başlangıcı KARAÖZÜ'de doğan Kadim Taşyürek, 1960 ile 1970 li yıllarda düzenlenmekte olan aşık gecelerinde, kendi yöresindeki Aşık Veysel, Aşık Ali İzzet Özkan, Sefil Selimi, Aşık Hüseyin gibi aşıklardan etkilenerek küçük yaşta bağlama ile tanışmıştır.
İlk dersini hocası Yüksel Avcı'dan almıştır. Uzun süre usta malı türkülerle birçok etkinliklere katılan Kadim Taşyürek, 2000 li yıllardan itibaren Kadim Dost mahlası ile şiir ve bestelerini yayınlamaktadır.
Türküleri Karaözülülerin büyük bir beğenisini kazanmıştır. Türk Halk Müziği’ne kazandırdığı türkülerini satış amaçlı değil dinlemek isteyenlere vermek amacıyla cd’lere kayıt etmiş ve ücretsiz paylaşmayı seçmiştir. Adı gibi kendide kadim, dost olan bir kişiliğe sahiptir.
Bazı türkülerini kime yazdığını sır gibi saklamakta, hele bir türküsü vardır ki özellikle “Kiti” türküsünün adı ve içeriği nedeniyle kime yada kimlere yazıldığı merak konusu olmuş ve hala olmaya devam etmektedir.
Evli ve iki çocuk babasıdır.
Kadim Dost mahlasıyla Türk Halk Müziği dünyasına yeni eserler kazandıran Kadim Taşyürek'in şiirlerini, türkülerini, bestelerini ve notalarını kendi resmi sitesi olan http://www.kadimtasyurek.com/ sitesinde bulabilirsiniz.
Kadim Dost' un kendi sitesinden türkü ismine tıklayarak büyük bir zevkle dinleyebileceğiniz eserlerinin bazılarının isimleri aşağıdaki gibidir.
Çekip Gittin Yüreğimden
Dal Boylum
Dert Seni
Duyarmı Duyar
Geri Git ta Git Geri Git
Girabolu
O Yar Beni Sormamış
Ona Gitme Diyecektim
Tatlı Dillim Geri Dön
Demem
Kiti
Ahbap
Al Bu Canım Efendim
Bana Benzemez
Cevizim Düştü Suya
Dilim
Eller Duymasın
Gelin
Karaözü Nere
Kime Küsmüş
Kötü Bir Zamanda Geldik Dünyaya
Ne Tez Akşam Oldu
Ömür
Serhoş
Yeri Yeri
HÜSEYİN AVNİ TATAR
YAŞAM ÖYKÜSÜ:
1928 veya 1929 yılının yazında, Sivas’a bağlı, kültürel gelişimiyle ad yapmış Karaözü köyünde doğmuşum. Babamın, önceki iki hanımından altı çocuğu olmuş ve ölmüş. Hatta biri de kıçsız doğmuş da yerli karabilecenlerden biri köyde ona kıç açmış. Tabii çok yaşamamış o da ölmüş. Demek ki yedinci çocukta akılları başlarına gelmiş de bana iyi bakmışlar ve yaşamışım. Ne kadar iyi baktıkları doğumumdan belli. Çok önem verdikleri için olsa gerek annem aylı - günlü olduğu halde bir akrabanın Yazı’daki arpa tarlasına yardıma gönderilmiş ve arpa biçerken köyün en ulu ağacı olan Karaağaç’ın altında doğurmuş beni. Yılı – günü belli değil ama doğduğum yer bari belli çok şükür. Çevredeki başaklara özenme olmuş gibi sapsarı saçlarım varmış da bir zaman annem beni hep “Sarı” diye ünlerdi. Ama babam küçük falan demeden saçımı yülütmüş, siyah çıksın diye. Sonra da daha ben bir buçuk yaşımda iken birkaç çıbandan ve körü körüne ölüp gitmiş. Halbuki Sivas – Kayseri tren hattının yapımında Yol Çavuşu imiş ve elinde üç – beş kuruşu da bulunurmuş eve her uğradığında torba ile şeker ve tüm veya yarım teş et bırakırmış. Artırma kaygısı veya beni düşünerek harcamadan, bu yüzden doktora gitmekten çekinmesi, kendisini birkaç çıbana mağlup etmiş. Ve kalmışım öksüz olarak. Ama o yıllarda dayısına ödünç verdiği para çok ilerde beni evlendirecektir. Annem küçük yaşta beni bırakıp gidememiş de akrabaların aracılığı ile amcamla evermişler. Öksüzlüğün bütün acıları ve hırçın bir amca yanında geçti çocukluğum…
İlkokulu köyümde okudum ve 1941 yılında bitirdim. Köyümüzün muhtarı ve polis emeklisi Hasan Seven’in el atması ile 12 Mart 1942 de Yıldızeli - Pamukpınar Köy Enstitüsüne kaydoldum, 1947 Haziran döneminde de buradan mezun oldum. Giderken amcamın elinden kurtulmam çok güç oldu. İstemedi ki gideyim. “Öküzleri kim yayacak?” dedi. Okuldaki zamanlarım da hep yokluk içinde geçti. Beş yılda bütün masrafım 111,5 lira oldu. Ama sonunda saygım ve başkalarından utanmam sonucu yıllarca maaşım bana gelmedi de amcama gitti. Sonunda bunun adı düğün masrafı ve kalın masrafı oldu.
Okulda ve 1945 yılında şiir yazmağa başladım. Okulda şair geçinmeye başlamıştım. 11 şube vardı ve her biri bir cumartesi sıra ile eğlenti yaparlar ve hepsi de beni misafir sanatçı olarak sahneye çıkarırlardı. Ağabeylerimizden ve Yüksek Köy Enstitüsü’nde okumakta olan Mehmet Başaran, Talip Apaydın ve Osman Darıcı ile okulumuzda stajyer öğretmen olarak veya misafir geldiklerinde tanışmam mümkün oldu. Onlara karşı okul müdürümüz de beni gösterirdi “Okulumuzun şairi” diye. 1946 yılı Nisan’ında yazdığım “Ne Olur Ben Göreyim” başlıklı şiirimde ismim duyuldu. Bu şiir birden bire birçok gazete ve dergide yayınlandı. Büyük yankı yaptı. Tonguç Baba bu şiir için “Altın Şiir” dermiş. Son zamanlarda hemşerim olan Aşık Veysel, halk müziği hocalığımızı yaptı, bir zaman. Onunla da yakınlık kurmuştum ve bu uzaktan da olsa öldüğü güne kadar sürdü. 22 yıl Sivas köylerinde ilkokul öğretmenliği yaptım. bir yıl da İstanbul’da Beyoğlu’nun bir okulunda çalıştıktan sonra Van’a ilköğretim müfettişi olarak tayinim çıktı. Daha önce İstanbul Eğitim Enstitüsü Eğitim Bölümünü dışardan bitirmiştim. Van’da üç yıl görev yaptıktan sonra Yozgat’a naklettim.
Meslek hayatımda hep, “Ben çalışırsam Türkiyem kalkınır” gibi bir zanla çalıştım durdum. Başarılı bir öğretmen görünümünde…
Evliyim ve 7 kızım, bir oğlum var.
Nedense şiirlerimi zorlamazlarsa bir toplantıda okumam. Zorlamazlarsa bir dergiye göndermem. Çoğunca da bu zorlayan arkadaşlar kendileri gönderir. Bir duygumu kâğıda dökmüş olmamdan ileri başka şey beklemediğimden olacak. Yine de söz konusu yolla 30 kadar şiirim Sivas’ta çıkan “Ülke” gazetesinde, Çiftçi, Varlık Şiir yıllığı 1953, Türk Düşüncesi, Kaynak, Yenilik, İmece, Ajans - Türk Şiirli Takvimlerinde yayınlandı. Çocuk şiirlerimden bir kaçı da İlköğretim Dergisinde yayınlandıktan sonra bunları iki kitapcık halinde 1968 yılında küçük okuyucularıma sundum. Biri “Andımız”, diğeri de “Bu Vatanda Bu Bayrak” adını taşıyor. Tabii ki bunlara eser denirse. Zira sipariş şekli, basımın berbat olmasını doğurdu. Yine de seve seve okunduğunun sevincini çok tattım. Diğer şiirlerimi ve yazılarımı henüz kitap haline getirme olanağını bulamadım. Halen elimde bitmiş ve bitmek üzere olan 15 kadar kitap hazırlığım var. Belki bir gün olanak bulurum diye de çalışmalarıma devam etmekteyim. (1974 yazıldı. M.B.)
SANAT ANLAYIŞIM:
Şiirlerimde anlama çok önem veririm. Anlamı bir “Türkmen Güzeli” kabul eder, şekil olarak ona hangi giysiyi giydirsem güzelliğine bir şey katılmayacağına veya güzelliğinden bir şey kaybetmeyeceğine inanırım. Halk şiiri tarzında, hece ve serbest vezinde; hatta aruzla bile yazdığım olmuştur. Konularım halk, yaşam, sevidir. Çoğunca da halk için, halka göre yazdım. Onlar hep kabul ettiler ve sevdiler. Çünkü çoğunca onların içindeyim, onlarlayım. Onlara bağlıyım.
ESERLERİ:
Şiir:
Andımız (1968)
Bu Vatanda Bu Bayrak (1968)
Mensur Şiirler
Düzyazı Şiirler Antolojisi (2003)
ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER
NE OLUR BEN GÖREYİM
“Asırların özlemi, sır kalmış o amaca,
Sana tek kavuşacak ben varım” der göreyim.
Nasırlı avucunu gösterirken yamaca,
Onu coşmuş göreyim, onu gürler göreyim;
Bozkırı fethetmeğe çıkmış bir er göreyim.
Şu yurt efendisinin elinden olsun tutan,
Ocakta tezek değil, sobada kok göreyim.
Sapsarı, çırılçıplak, avcuyla toprak yutan
Şu duvar dibindeki yavruyu tok göreyim;
İlacı iplik olan sıtmayı yok göreyim.
Taçları tepelemiş kahramanlar ilinde,
Ahır köşelerine sokulmuş fen göreyim.
Anamı mektup yazar, bacımı tahsilinde;
Babamı motör sürer, yavrumu şen göreyim,
Geçmişim göremedi, ne olur ben göreyim.
11.04.1946
BÜSTÜN İÇİN
Biz senden öğrendik, önderimiz sen;
İmanımız tam, sesimiz tiz ATATÜRK
Yüzden değil, riya değil, gerçekten;
Sevdik seni gönülden biz ATATÜRK.
Sendendir bereket köye, bucağa;
Ekilen tarlaya, tüten ocağa.
Her zamanki gibi kucak Kucağa;
Sen bizimsin, BİZ seniniz ATATÜRK.
Eserindir senin Anadolumuz,
Sözün sözümüzdür, yolun yolumuz.
Bizden değil sağımızla solumuz,
Kemalizm en güzel iz ATATÜRK.
Nasıl yolundayız, buradan hep bak;
Bizlerin Kabe'si bura olacak.
Adın, yolun sonsuza dek kalacak;
Hiçbir zora çökmeyiz diz ATATÜRK.
Bakalım doyası karşıda dur da,
Büstünü kıracak kimse yok burda.
Sen buradan emret, biz bu uğurda;
Safındayız, can veririz ATATÜRK.
Yolunda asker bu, kuvvet bu, fer bu;
Yapı bu, ilim bu emek bu, ter bu.
En huzur içinde kalacak yer bu
Karaözü ye hoş geldiniz ATATÜRK.
Hüseyin Avni TATAR
Emekli İlköğretim Müfettişi, Araştırmacı-Yazar
Karaözü İlkokulu Müdürü iken yazılmış bir şiir
30-31/08/1967
ÖZGEÇMİŞİ
Halit / Fatma ERDOĞAN çiftinin beş çocuğundan ikincisiyim,1956 yılında Karaözü’de doğdum. Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarımsal Yapılar ve Sulama Bölümünü 1979 yılında bitirdim. Aynı yıl Sivas TOPRAKSU Bölge Müdürlüğü'nde teknik eleman olarak göreve başladım. Bu şehirde 1990 yılının ortalarına kadar görev yaptım. Aynı yıl Kars'a tayin edildim. Bir yıl Kars Köy Hizmetleri İl Müdürlüğü emrinde teknik eleman olarak çalıştım. Oradan Ankara'ya Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü merkez birimine tayin oldum. Şimdi ise Tarım Bakanlığında görev yapmaktayım. Su yapılarının projelendirilmesi konularında uzun yıllar hizmet içi eğitimler verdim ve ders notları hazırladım. Borularda su iletimi ile ilgili basılmış bir kitabım var. Evliyim, bir oğlan, bir kız olmak üzere üniversite mezunu iki çocuk babasıyım. ŞİİR İLE İLGİLİ DÜŞÜNCELERİ: Bence şiir sözcüklerin ahenkli bir şekilde buluşması. Bize düşen bu buluşmayı sağlamak. Şiir yazmaya ortaokul yıllarında başladım. Hemen her konuda şiir yazmaya çalıştım. Ömrüm oldukça yazmaya devam edeceğim. Bugüne kadar yazdığım şiirlerimi "Merdivenden Çıkarken" (Güldüklerim, Kızdıklarım, yarım yarım yazdıklarım ) adı altında toplamaya çalışıyorum. NEREDE ve NE YAPIYOR: Halen Ankara’da görev yapmaktayım. Fırsat buldukça;ülkemin ve kasabamın tarımsal kalkınmasına, bunlara temel teşkil eden su, toprak kaynaklarımıza yönelik projelerin geliştirilmesi için yazılar / şiirler yazmaya çalışıyorum. Umarım bir gün bu yazdıklarım bir işe yarar.
KARNAPA'NIN AHMET
AHMET KAYA
(Zurna Ustası)
Kasabanın, yetiştirdiği bir kaç kişi hiç bir zaman belleğimden çıkmamıştır. Benim bu denli ilgimi çeken ve belleğimde her zaman konuşlandırdığım kişilerden birisi Karnapa'nın Ahmet'tir.
Karnapa'nın Ahmet!..Bu adla çağırır, bu adla anardı babam onu. Sonsuz bir sevgi ve saygısı vardı ona. Beni etkileyen onun bu büyük ustaya duyduğu sevgi saygıydı belki de, kim bilir.
Karnapa'nın Ahmet öncelikle bir insandı. Kendi işinde kendi gücünde birisiydi O. Çağdaşları gibi kendisine pek boş zaman ayırdığını anımsamıyorum. Anımsadığım kadarıyla onun işi hep yaşam kavgasıydı güler miydi o? Hiçbir iz yok bu konuda belleğimde. Yoksulluktu yakasının askısı. Eşi ve çocukları vardı. Yaşam kavgası, yaşam kaygısı ona pek boş zaman bırakmamış olmalıydı. Okul yolumuz üzerindeki evinin önünden geçerken biz çocuklar, zurnanın sesini duyduğumuzda adımlarımızı kısaltır, ayağımızdan ürkütücü bir ses çıkmadığını yoklardık.
Ramazan ayı boyunca oruç tutanları iftara kaldırmak için zurnasıyla kasabayı dolaşan bu büyük ustanın durak yerlerinden biri de Tohum Pınarı idi. Tohum Pınarı'na yaklaştıkça zurna sesi daha duyulur olur, uzaklaştıkça bu ses yavaş yavaş silinir giderdi. Şeker bayramına dek gün aşımından başlayarak onu beklemeğe koyulurdum. Uyumamak için çok uğraş verir, uykuya yenik düşmekten de kendimi kurtaramazdım. Ama o her gece beni uyandırırdı. Annemin ninnisini anımsamıyorum doğal olarak. Ama Karnapa'nın Ahmet'in ninnisi ninnilerin en güzeliydi benim için. Beni uçan halılara mı bindirmezdi. Kaf dağının arkasına mı götürmezdi. Kızılırmak kıyılarında balık mı avlatmazdı. Neler neler yaptırmazdı ki bana.Ya sonra !.. Ayak sesleri daha uzaklaşmadan, ince zurnanın o güzelim ezgisi kulağımdan silinmeden, yarım kalan uykumun kucağına yavaşça, incitmeden bırakırdı beni.
İnce zurnasıyla bende yitmez, silinmez izler bırakan bu büyük ustayı sonraları, çok seyrekte olsa düğünlerde gördüğümü anımsıyorum. Kasabamıza uğradığım yaz aylarında onu izler, üflediği solukla biçimlenen ezgileri dinlemek için can atar, alnının terini sildiği havlusunu görmek isterdim hep. Dan davulu diye anımsadığımız ezgiyi onun gibi çalanını gören var mı hiç?
Sayrılık ve sonrası... Tümümüzün çağrısız konuğu, O'nun kapısındaydı artık. Almıştı zurnayı elinden. Bu büyük usta üfleyemiyordu bundan böyle. Yaşam zordu. Ayakkabı tamirciliğini ona hiç yakıştıramamıştım. Elinde bir yemeni vardı. İlk kez ellerine bakmıştım. Eli işine o denli yatkındı ki dondum kaldım. İçimi bir sevinç kaplamıştı. Sanatçının eline her şey yakışıyordu. Yüz rengi bana pek sağlıklı gelmemişti. Üzgündüm. Çocukluk yıllarımın bu büyük ustası hiç de iyi görünmüyordu. Kaç yıl oldu göçüp gideli, yaşamdan kopalı bilmiyorum.
Çocukluk düş evrenimin renkli kişisi, üflemeli saz (zurna) ustası Karnapa'nın Ahmet'in gömütü başında kendi dileği üzerine, çocuklarının yılın belli günlerinde zurna çaldıklarını duydum. Ne güzel ederlermiş. Yıllarca önce aramızdan ayrılan bu büyük ustayı saygı ve sevgiyle anıyorum. Soluğu bol olsun sonsuz yaşamında...
İSMAİL KILIÇÖZGÜRLER
(ŞAHRUH DERGİSİ- SAYI:37 Mart 2002)
Paylaşan: ADEM YAVUZ KAYA
Garnapa'nın Ahmet 1962 yılında hayata gözlerini yummuştur.
Allah rahmet eylesin, Işıklar içinde uyusun.
HAMIS PEHLİVAN (Mustafa IŞIK)

HAMIS PEHLİVAN (Sevgili babam) Karaözüden ilk Almanya'ya giden insandı. Gurbet onunla basladı. Türkiye Almanya'ya emek gücü ithal ettiği dönemlerde, Babamda Türkiye'nin ithalatında benimde katkım olsun diye, çocuklarından, ve çok sevdiği Karaözüsünden ayrılıp Bizim tabiri kullandığımız, Gavur ellerine iki koyun, iki keçi, birde inek almak için yola çıkmıytır.
Aklında bir üç ay calışıp dönmek ve düşüncelerini yerine getirmek. ve ülkesine döndüğünde kendi üretimini kendi sağlamak ve vatana millete muhtaç olmadan yasayabilmek için, Sevgili atamızın NE MUTLU TÜRKÜM ve BİR TÜRK DÜNYAYA BEDELDİR sözünü tüm dünyaya duyurmak için. çalışacaktı. Koyunlar kuzu verecek. inek buza verecek. Ama ALA KEÇI ÇIFT DOĞURACAKTI.
3 aylar geçti düşünceler uzamaya basladı. O zamanlar anlamış olacak ki YAŞAMAK DİRENMEKTİR. Sen sabırlı ol Nasıl olsa ALA KEÇİ ÇİFT DOĞURUYOR. 2 ala keçi için daha diren dedi ve yıllar devam etti gitti.
Sevgili babam Dağ gibi vücuduyla kendi ülkesinde ömrünün sonunu bile tamamlıyamadı, Almanya'da kalbine yenik düştü.
Arkasından hiç ayrılmadığı abisinin ölümüne çok üzülen HÜSEYİN IŞIK fazla yaşamadan ebediyete intikal etti.
Zeki ISIK/ ALMANYA
Ali Pehlivan (Ali Erdoğan), Hamıs Pehlivan (Mustafa Işık)
Ali ve Hamıs Pehlivanlar Karaözü’nün yetiştirdiği, o dönemin Kayseri, Sivas civarındaki köy, kasaba, kazalardaki düğün, nişan, sünnet ve turnuvalarda Başa soyunan ve bir çok ödülü kazanan en büyük iki pehlivanlarındandır Bu civarlarda onları tanımayan, ne yaman güreş tuttuklarını bilmeyen yoktur.. Beş yaşındaki kaysıyı sökebildikleri , iki kişinin kucaklayamadığı hararları tek başlarına sırtladıkları görülmüştür. İkisi de dobra dobra konuşan, yaşayan, çalışkan, matrak, nüktedan, ısmarladıkları yenir, içilir, muhabbetleri neşeyle dinlenir, bonkör, sevecen …insanlardır. Aynı zamanda teyze çocuklarıdır.
Müslüm Erdinç Erhan HATİPOĞLU
teneli.com sitesinden alınmıştır.
ŞOFÖR HASAN (Hasan Genç)
Karaözü'en kimler geçti hep bazı ağızlardan dinlerim Karaözü'ne emeği geçenlerden gazilerinden şehitlerinden bahsolunur ama nedense Karaözü'ne ilkleri getiren her zaman yenilikten yana olan ve bazılarınca ondan daha iyi bildiğini sanıp ta onun gazi dahi olmadığını söyleyenler ve ondan hiç ama hiç bahsetmezler.
Yazıma bu şekilde başladığım için özür dilerim ama her nedense Karaözü'ne damgasını vuran bir ŞOFÖR HASAN'dan hiç bahsedilmez.
Babam Şoför Hasan 9.süvari fırkasında İsmet paşayla savaşmış ve hastalığı nedeniyle terhis edilmiş inanmayanlar bilhassa sayın Ahmet Özerdem beye gitsin genelkurmay arşivlerine baksın. Babamın hastalığı nedeniyle sahra hastanesinde yatarken Yerlikuyu'lu bir hemşerisi babamı görür, tanır ve o günlerde köye döndüğünde dedem Aşık Yakuba oğlun Afyon'da sahra hastanesinde yatıyor der. Dedem Afyon'a gider hastaneyi bulur ama babamı tanıyamaz babam dedemi tanır ve orada birbirlerine sarılırlar dedem babamı alıp Karaözü'ne döner.
Yukarıda da bahsettim babam her zaman yenilikten yana olmuş hem Arapça hem de Türkçe okuma ve yazması vardır.
Karaözü'ne ilk arabayı getiren ve şoförlüğünü yapan, Karaözü'ne ilk gramofonu getiren kahvesinde çalan, ilk radyoyu getirip kahvesine koyan o radyo halen evdedir. Karaözü'ne ilk bisikleti getiren ve köyün içinde bindiğinde milletin cin arabası geliyor diye kaçıştığı bisiklet babam Şoför Hasan tarafından getirilmiştir.
Şimdi bazıları diyecek ki bu da nereden çıktı hep sitelerde gözüme ilişir ya falan şöyleydi ya filan şöyleydi diye anılır nedense Şoför Hasan ve yenilikleri hiç yazılmaz onun için bu konuyu yazma gereği duydum bu yazıyı yayınlarsanız site yöneticilerine teşekkür ederim hiç değilse bazıları bir şeyler öğrenir
Ercan GENÇ
DEYİMLERİMİZ İLE İLGİLİ HİKAYELER
- Ala çuval boşa boynunu bükme, daha hah da vereceksin
- Halebi köy sanma, Halep koca bir şehir
- Mani Mahmut'un iti gibi kehten aştı
- Podu'nun öküzü gibi
- Sızırlının iti gibi
- Yavaş yürür narin yürürüm, birazını da yarin yürürüm
- Zalımın Kurt boğduğu gibi
- EBESİLLİ
Ala çuval boşa boynunu bükme, daha hah da vereceksin (hah: un yaptırmak için götürülen buğdayın bir kısmını değirmenciye vermek): Bazı mevsimde, un yapmak için, değirmenlerde sıra bulabilmek kolay değilmiş. Harman başlayınca unluğun sapını, önce sürüp, savurup pınarda veya derede yıkayıp değirmene gidip sıraya giriyorlamış.
Ali Kabak unluğunu yıkatmış, kurutmuş, çuvallara iyice doldurmuş, çuvalların ağızlarını ise sırıya sırıya dikmiş. Yüklemiş kağnıya, değirmene götürmüş, çuvalları indirmiş sıraya girmiş. Gidip gelip yokluyormuş çuvalları ve "haziret bize sıra ne zaman gelecek" diye soruyormuş. Bir kaç gün geçmiş, evdekilere "çuvalları yoklayım, sıra yaklaştı mı birde sorayım" demiş değirmene gitmiş. Değirmenden içeri girince bakmış ki; o direme doldurup ağzını da sırıya sırıya diktiği çuval bükülmüş, ağzının dikişi duruyor, belli ki özel biryöntem ile çuvaldan buğday çalınmış. Başından aşağıya bir tas kaynar su dökülmüş gibi olmuş ya, yapacağı hiçbir şey yok.
Kendi kendine bir takım hesap yaptıktan sonra, oradakilerin duyacağı şekilde sesini yükseltmiş: "Ala çuval boşa boynunu bükme, daha hah da vereceksin" demiş.
Bu söz genellikle haksızlığa uğrayanlara; Bu da birşeymi bak gör başına daha neler gelecek anlamında tecrübeli insanlar tarafından söylenilir.(*)
Şahruh dergisinden alınmıştır.
Halebi köy sanma, Halep koca bir şehir: Yılmaz'lardan İbrahim ağanın (Ede'nin ) iki tane hanımı vardır. Birisi Erzurum'ludur. Adı Huriye. Ede dede kızdığı zaman adını söylemez "Halep Sürgünü" der.
Tartışmaların birinde gene aynı lafı eder. Karısı bunu duyunca sinirlenir ve "Sakalına başlarım İbrahim ağa, Halebi köy sanma Halep koca bir şehir" der. O günden sonra küçük görme demek anlamında kullanılır.
Başka bir yorumu ise ciddi ve önemli meseleleri ufakmış gibi görmek veya göstermeğe kalkışmak. Görmemezlikten gelmek.
Mani Mahmut’un iti gibi kehten aştı: Mani Mahmut’un iri bir çoban köpeği vardı. Düğünlerde Bir taraftan davul zurna çalar oyunlar oynanır, bir taraftan da Kel Ali köpeğe gem vurup, üzerine biner.
Her düğünde köpeğe bine bine hayvanı iyice yıldırmıştır. Öyle bir zaman gelirki davul dom demeden köpek köyü terk eder.
Herkes eğlenir, sadece Mani Mahmut’un iti hariç. Her düğünde aynı şey İtin canına tak etmiştir. Köpek kendini öyle şartlandırmıştır ki, ne zaman köyde bir düğün olsa davul zurna sesini duyan köpek doğru kel tyepeye gider ve yatar. Davul zurna sesi susmayınca köye gelmez. Genellikle kınaya giderken harman yerinde çekilen halaya girmek istemiyenlere yada buna benzer kaçışlar için kullanılan bir deyimdir. (AÖ ve ZI anlatımları birleştirildi)
Podu’nun öküzü gibi: Karaözü’de dört kafadar kaçak rakı yapmak için ürgüp’ten üzüm getirtirler. Mayalanması için bir ağaç tekneye ıslarlar. Ahırın münasip bir yerine koyarlar. Üzüm mayalanır. Aksilik bu ya öküzlerden biri sabaha karşı musurdan boşanıp göbüteki üzümü yer, suyunu içer. O sabah hayvanları sulamaya götüren sahibi bir gariplik hisseder. Öküz saldırganlaşır, etraftaki hayvanlara hücum eder. Çeşmeye giden kadınları kovalar. Kar yığınlarını boynuzlar.
O gün köy bu ilginç olayla çalkalanır. Daha sonraları içip dağıtanlara bu deyim kullanılır.
Sızırlının iti gibi: Biri Karaözü’lü biri Eğerci’li diğeri de Sızır’lı arkadaşlar; Askerde çok samimi olurlar öyleki yedikleri içtikleri ayrı gitmez. Teskereden sonra, birbirlerinin evlerine misafirliği giderler. Hele hele bayramlarda ziyaret etmeden duramazlar.
Sızırlı olan arkadaşları ağadır. Sürüler ve koyunu vardır. Bu sebeple de kapısında Kangal köpeği eksik olmaz. Bizim Karaözülü birgün kafası eser Eğerciliyide alıp Sızırlı arkadaşlarına giderler.
O günlerde kangal köpeği yeni doğum yapmış ve 3 tane yavrusu vardır.
Yavruları görünce çok severler birer tanesini isterler. Ancak yavrular çok küçük henüz 2 veya 3 günlüktür. Sızırlı vermek istemezsede arkadaşlarını her zamanki olduğu gibi kıramaz ve yavruları verir. Verir vermesine de Anne köpek ciğeri dururmu; Yavrularının kokusunu takip ede ede Eğerci’dekinin evini öğrenir. Oradanda Karaözü’deki yavrunun kaldığı evi öğrenir.
Her sabah Sızırdaki yavruyu emzirdikten sonra koşa koşa Eğerci’ye gider ordaki yavrusunu emzirir ordanda koşa koşa Karaözü’ye giderek ordaki yavruyu emzirir akşama geri Sızır’a dönmek zorundadır. Çünkü oradaki yavrusunu sabah emzirmiştir akşama acıkmıştır, emzirmesi gerekir. Bu durum sürer gider.
Bir gün akşam köpek Sızır’daki eve gelmez. Ağa adamlarına söyler her tarafı ararlar bulamazlar. “Eğerci’ye giden yola bakın” der ağa.
Eğerci ile Sızır arasında şimdiki adıyla Kuru dere denilen yerde ölüsünü bulurlar. Görünürde yara izi yoktur, çok koşmaktan ötürü yorulup (çatladığını) tahmin ederler.
Hani bir işe yetişmek için koştururuz soluk soluğa kalırızda izleyenler; Sızırlının itine döndü der ya.
(eski karaozu.org'dan alınmıştır.)
Yavaş yürür narin yürürüm, birazını da yarin yürürüm: Karaözü’lü bir teyze yolda yürürken başka bir teyzemiz yanından yürüyerek geçmiş gitmiş. Bakmış geçtiği aslan teyze salına salına geliyor. Sanki yürüyüşe çıkmış. Onu normal yüremeyle geçen teyze “gız niye sallana sallana gidiyn biraz hızlı yürüsene gurban olduğum” demiş. Bunu duyunca sinirlenen aslan teyzemiz; “ Amaaan bacım acelem ne yavaş yürür narin yürürüm, birazını da yarın yürürüm” demiş.
Zalımın Kurt boğduğu gibi;
Mustafa (Arap) Avcı ve Mehmet (Çolak) Avcı ile meşhur köpekleri ZALIM%20Avci%20Mehmet%20(Colak)%20Avci%20scd.jpg)
ARABIN ZALIM
Mustafa (ARAP) Avcı’nın iti gunnacıdır (hamiledir). Artık yavrulayacak diye beklerlerken it ortadan yok olur. Arap ve kızı Hatice (Doğanay) iti aramaya başlarlar. Epey aradıktan sonra Keldepe’nin orda küçük bir mağara gibi yerin içerisinde bulurlar. Yavrularını alıp eve getirmek için kızı Hatice mağaranın içerisine girmeye çalışır ama içerisi karanlıktır. İçerde bir tosbağa (kaplumbağa) görür. Görür görmezde korkuyla başını tavana çarpar ve başı kanar. Tekrar daha dikkatli içeriye baktığında bembeyaz bir yavru olduğunu görür. İtin sadece bir yavrusu olmuştur. Bu yavru tek olması nedeniyle annesi tarafından çok iyi beslenir. Gittikçe büyür ve yörenin en güzel ve güçlü çoban köbeği olur. Köydeki diğer köpekler Zalımın yanında bakımsız ve küçük kalırlar.
Zalım, kurtları öyle hırpalar ki ağzının içi bütün kıl dolar. Mustafa (Arap) Avcı eve geldikten sonra Zalımın ağzındaki tüyleri temizleyebilmek için bir kalıp tereyağını yuttururmuş köpeğe. Kurt öldürdükten sonra sanki zaferini kutlar gibi salına salına girermiş köye.
O zamanlar herkes Zalımdan bahseder, Kurt boğması ile ün salmıştır bütün çevre köylere. O zamanlar çevre köylerden yavru almak için gelirlermiş.
Eroğan Doğanay’dan (Öğretmen) alınan bilgiler doğrultusunda yazılmıştır.
ARABIN ZALIM
Babam Karaözü köy iken çobanlık yapardı. Arap amcanın (Işıklar içinde uyusun) KURTÇU has bir kangal köpeği vardı. Yanında ŞAHİN ve ALAENİK diye diğer köpeklerini de hatırlarız.
Eskiden kış günleri kahveler de köpeklerin başarıları, avcıların av hikâyeleri anlatılırdı... ZALIMIN, kurdun elinden kaçırılan yavrularını bağlı olduğu zinciri kırarak kurtardığı, kahramanlıkları dilden dile dolaşırdı. Şahidimdir ki; sürüye MASIRIN derede çocukken sayabildiğim kadarıyla 4 ya da 5 kurt saldırdı. Babam “ZALIM yetiş gurbanım” diye bağırdığını hatırlıyorum. Ben köpeklerin kurtları dişleri ile hallettiğini sanırdım. ZALIM cepheden kurda bir döş vurduğu zaman kurt ya ayağa kalkamaz olur, ya da kaçar giderdi. Bir koyun zayiatı ile o saldırıyı atlatmıştık.
Köyde başka köpek besleyenler de vardı. O zaman üretim devriydi, Herkes mutlaka bir şeylerle (Tarım,Hayvancılık) kısaca bağ-bahçe işleri ile uğraşır, barışçıl bir şekilde de yaşarlardı.Köpeklerin ünü de köyden köye yayılır, başka köylü Pernek sahipleri dişi köpeklerini ZALIM ile çiftleştirir, cins köpek elde etmek isterdi. O saldırı sonucu FATMA BALAH (Işıklar içinde uyusun) teyzem süt sağmaya geldiğinde ZALIMA başarısından dolayı sırtına bir katran karası ve de alnına da kırmızı boya sürmüştü. Öğleyin sağıcılara da kabuklu fıstık ve kınalı şeker dağıtmıştı. Öğleyin davar sürüsü köye geldiğinde ZALIM sessiz sessiz koyunların arasında ARAP amcanın evine doğru giderken köyün zaarları ( Küçük kiriz tabir edilen kapı köpekleri) ortalığı zavurtuya verir, kimi saldırmış gibi yapar, geri geri kaçar, kimi bir havlar bakar ki ZALIM, çenileyerek eve kaçar. Ama ZALIM dönüp de bakmaz bile. Bir köpek olmasına rağmen, köye ne yarar sağlayacağını, görevinin ne olduğunu onurlu ve dik duruşu ile bilerek sakin sakin yürüyerek evine gider. Hergün öğleyin ZALIM bir tane koyun kurda vermeden köye dimdik girer, köy zarları da çemkirir.
Gel zaman git zaman ZALIM yaşlandı, dişleri döküldü et ekmek yiyemez oldu, önceden görünce altına eden başka köpekler boğmaya kalkıştılar. Köylü sahip çıktı, onun yaptıklarının karşılığı olarak onu insanlara saldıran kurtlara teslim olmuş besili köpeklere boğulmasına izin vermediler. Birgün öldüğünü duyduk, Işıklar içinde uyusun M.ALİ amcanın HÜSEYİN ile birlikte göl mevkiimizin köy tarafına gömüp mezar yaptık. Şimdi su biriktirmek için yapılan toprak yığınlarının altında uyuyor...İyilik edenlerin mezarı ve anıları olur. Köy zaarları da hala çemkirir ama nafile....
Karaözü ve Çevre köyleri insanları arasında kötü yoktur. Tümünüzü seviyorum. “Sevgi bizim dinimizdir” demiş bilge kişi.
Saygılarımla.
Mv. Danışmanı Vedat Tatar
Yöresel sözlüğümüzü incelerken E harfine geldiğimde en başta ( Ebesilli: kötü, fena, kaşarlanmış ) sözcüğünün yer aldığını gördüm. Bu sözcükle ilgili küçük bir hatıramı anlatarak anlamını biraz daha açmaya çalışayım.
Sivas'ta çalıştığım yıllardı (sanıyorum 1983) Sivas Şarkışla Samankaya köyüne bir iş için görevli gitmiştim. Köyün muhtarını buldum muhtarla sohbet ederken köy öğretmenlerinin Karaözü'lü olduğunu öğrendim.Ziya Hocanın oğlu Kerim DOĞANAY ve eşi Mürüvvet hanım bu köyün öğretmenleriymiş. Muhtarla beraber ziyaretlerine gittik. Mürüvvet öğretmen küçücük öğretmen lojmanında çamaşır yıkamaktaydı. Kerim öğretmende evdeydi. Her ikisiyle de görüştük, sohbet ettik.O sırada elimdeki haritaya baktım Samankaya köyünün eski adı Ebesil olarak parantez içinde yazılıydı.Yöremizde pekte iyi anlamı olmayan ebesilli sözcüğüne benzeterek muhtara şaka yollu sordum:
- Muhtar yanlış anlamazsan Karaözü'de ebesilli diye bir sözcük var ve pek iyi anlamda kullanılmaz, bu sözcüğün sizin köyle bir ilgisi varmıdır? Muhtar gülerek yanıtladı bu sorumu.
- "Elbette bizim köyümüzle ilgisi var" dedi ve anlattı:"Çok eski zamanlarda atalarımız çevre köylere gidip at çalarlarmış, Bu çalma işi insanları o kadar bezdirmiş ki at hırsızlığı yapanlara o tarihten sonra yörede ebesilli denilmeye başlanmış,belki atalarımız o zamanlar Karaözü'den de at çalmışlardır."dedi ve hep beraber gülüştük.
Uzatmayalım Ebesilli sözcüğünün belki de esas anlamı at hırsızı olsa gerek.sağlıcakla kalınız.
Nevzat Erdoğan
Ziraat yük.müh.
ŞİİRLERİMİZ İLE İLGİLİ HİKAYELER
- HALA'ya BAKIN ve KELTEPE'YE HUZUR EVİ YAPALIM Şiirlerinin Yazılış Hikayesi
DEĞİRMEN HİKAYELERİ
- MÜŞTERİ GELMİŞ, KURBAN SEÇİLMİŞTİR
- OĞUL ATEŞ İYİ OLURSA ÇABUK YANARSIN (24 Ocak 2010 da eklenmiştir)
- UN YUTMA
- ALTINDİŞ'İN YANGINI
- BALTACIK HİKAYESİ
- NE BOYNUNU BÜKÜYORSUN ALA ÇUVAL
Değirmencinin zamana karşı yarışı Bitmez tükenmez. Gecesi gündüzü, kışı, yazı hiç belli değildir. Taş döndükçe değirmenci de bu taşa ayak uydurmak zorundadır. Çok zahmetli bir iş, çok zor bir meslektir. Çabası sadece değirmen içinde harcadığı emekle sınırlı değildir. Taa su bendinden suyu değirmen argına akıtmakla başlar, geverleri çalarak (kapatarak) anbara dökene kadar devam eder. Nöbetleri düzenleyip (öğütme sırası) iç mekânı temizlemeye varana hatta tavukları yemleyene kadar bitmek tükenmek bilmeyen stresli ve yorucu bir uğraşıdır.
Bunca uğraşının arasına sıkıştırılmış bu tek düzeliği ortadan kaldırmak ve değirmene biraz hareket getirmek için buğday öğütmeye gelen kimseler üzerinden eğlenceye dönük bazı güzel espriler üretilir.
Tahıl, değirmene indirilir indirilmez geriye sayma başlar. Saf bir müşteri bulundu mu da olay hayata geçirilir.
Müşteri gelmiş, kurban seçilmiştir. O zaten kendini hemen ele verir.
—Selam ün aleyküm. Kolay gelsin ustalar.
Tanrı selamı verilirde alınmaz mı?
—Aleyküm selam.
Deyip değirmenciyle tozlukcu (değirmenin ayak işlerini gören, geverleri çalıp suyu çoğaltan, çuvalları seklemleri yerleştiren, nöbeti(sırayı) takip eden vs.) birlikte karşılık verirler. İçlerinden biri hemen lafı karıştırmadan, tanışmanın sıcaklığını kullanarak sorar.
—Un iyi mi olsun, normal mi? Hemşerim.
—İyi olsun usta.
—unun iyi olması sana bağlı. Eğer istiyorsan Orta Değirmen’de bu değirmenin “Kaşağı”sı var onu getirmen gerekir. O olmadan taş iyi un çıkarmaz. Taşı kaşımamız gerek. Başka türlü verimli olmaz.
-Peki nerede bu değirmen?
Şu yokuştan yukarı çık, sağa dön, oradaki köylülere sor. Onların tarifine göre sora sora bulursun. Eline bir de sopa al. İte köpeğe dalanma. Köy yerinde yavuz it eksik olmaz.
O sora , sora değirmeni bulur. Değirmenciden “Kaşağı”yı ister. Değirmenci bu gibi şeyleri iyi bildiği için:
—Biz işimizi bitirdik. Yukarı değirmenciye verdik.
Adam yukarı değirmene varır. İsteğini yineler. Değirmenci orada bulunan kırık değirmen taşlarından birisini gözüne kestirip adamın götürebileceği kadarını kucaklayıp,
—Al bunu. Bizim işimiz bitti. Sağ olsun ustalar. Benden de selam söyle onlara. Sana da kolay gelsin hemşerim.
Deyip kocaman taşı adamın sırtına yükler. Yaklaşık bir kilometrelik yolu taş sırtında uflaya, puflaya tamamlayan nöbetçi (müşteri) getirip;
—İşte “Kaşağı”. Ustamın da selamı var. Der.
Geçen bu uzun zaman içinde değirmende çok şey değişmiş, taş indirilmiş, dişeği işi tamamlanmak üzeredir. Dişeği (taşlanma) işi bitince usta göstermelik Kaşağı’yı alıp değirmen taşının üzerinde şöyle bir gezdirir.
—Ha gördün mü şimdi. Bak senin unun nasıl iyi olacak. Diye taltif eder.
Ahmet ÖZERDEM
Eğitimci, Araştırmacı, Yazar
Amcam Hacı Halil ile birlikte üç dört eşek yükü buğdayı Üzerlik’ten aldık Karaözü’ye değirmene un öğütmeye götürdük.
Seklemler onar şinik kadar. Aşağı değirmene vardık. Tek kollu bir adam bizi karşıladı. Yükümüzü indirdik. Eşekleri ahıra götürdüler. Adam hemen yüksek sesle konuşmaya başladı.
-Ocağı iyi kaydınız mı? Dedi. Ben anlayamadım.
-Ağaçları iri olsun deyince,
-emmi ocağı ne yapacaksın odunla ne işin var bu mevsimde? dedim.
-Oğul ateş iyi olursa çabuk yanarsın. Biz adam da yakarız. Dedi.
Bu lafı duyunca bir korku sardı içimi. Telaşlandım, heyecanlandım. Fakat amcama baktım hiç oralı değil. Laf vermeye devam ediyor. Bir ara benim tedirginliğimin farkına vardı.
-Kazım ağa çocuğa böyle şeyler söyleme, korkar, şaka yapmayın onunla dedi. Konuşuk kesildi. Dereden tepeden konuşulmaya başlandı. Amcam ve bana çok sıcak davranıyorlardı.
Sonunda şaka yaptıklarını korkmamam gerektiğini söyleseler de ben o ürküyü üzerimden uzun süre atamadım. Bu öyküyü de hiç unutamadım. Hala aklımdan çıkmaz.
Bizim nöbeti (sırayı) öne aldılar. Buğdayımızı hemen üğütüp bizi bir dost uğurlar gibi yola vurdular.
Meğer amcamı herkes tanıyormuş Karaözü’de.
Bir daha da gidemedim Karaözü’ye.
1933 doğumlu, Üzerlik’li Kadı Ahmet’in oğlu Yusuf Kalkan’dan naklen 1940’lı yıllar.
Ahmet Özerdem
Eğitimci, araştırmacı, yazar
Önce bu iş için müsait bir müşteri seçilir. Sohbete başlanır. Sohbet iddiaya dönüştürülür. Değirmenci bir koşam un alıp:
-Ben şu unu avurduma (ağzının içi) doldurduktan sonra sen ne kadar boğazımı sıkarsan sık bunu yutarım. Var mısın?
—Varım usta.
Değirmenci olanca unun hepsini avurduna tıka basa doldurur. İşaretle hazır olduğunu bildirir. İddiacı değirmencinin hemen boğazına sarılıp başlar var gücüyle sıkmaya. Değirmenci burnundan nefesini toparlayıp olanca gücüyle avurdundaki unu adamın yüzüne üfler. Eli yüzü undan salyadan tanınmaz hale gelip ne uğradığını anlayamayan iddiacı toz duman içinde şaşkına döner. İleri geri bir şey de diyemez çaresiz üstünü başını, yüzünü gözünü temizlemeye çalışır. Ancak değirmencinin bir mazereti vardır. Onu da söylemeden edemez.
—Ulan çok boğaz sıkan gördüm ama senin gibi yiğidine hiç rastlamadım.
Ahmet ÖZERDEM
Araştırmacı, Eğitimci, Yazar
Değirmende hemen her öğle vakti, yukarı taş indirilir, tozluğun (unun döküldüğü havut) üzerine doğru çekilir, ters yüz edilip tarak dişli dişeği çekiçleriyle dişenir (diş açılır, taş Keskinleştirilir). Böylece tahıl daha çabuk öğütülür. Un daha kaliteli olur.
Alt taş sabit olduğu için etrafına kasnak dolandırılır. Böylece unun taşması önlenmeye çalışılır. Buraya Yörelik de Tozluk da denir.
Dişeği sırasında bu kasnaklar alınır. Burada biriken un süpürülür. Bir araya biriktirilir. Buna “Yörelik” denir.
Her ne kadar taşların bulunduğu alan süpürülerek temizlenmeye çalışılsa da gene de sağda solda bulunan un artıkları taşın üzerine dökülür, sıvanır.
Taş yeniden yerine oturtulup döndürülmeye başladı mı rüzgârında etkisiyle ortalık toz duman içinde kalır. Buna alışık olmayan biri ilk bakışta bunun nedenlerini anlayamaz. Değirmende bir aksilik olduğunu sanır.
Bu tür hazırlıkların birinin bitiminde taş yeni bindirilmişti nöbet sırası Altındiş’indi (Kerim Çavuş, Tatar) . Onun buğdayını öğütecektik. Yanımızda değirmenin nasıl çalıştığına bakıyordu. Ben suyu açtım taşa yol verdim. Taş dönmeye başladı ama dönmesiyle birlikte de ortalığı bir toz duman sardı. Kerim Çavuş bir anda tedirgin oldu. Hatta panikledi bile. Ben hemen fırsattan istifade:
—Aman yetiş Kerim Çavuş, değirmen tutuştu, tez şu çiniği, ölçeği al acele dereden su taşı. Ben yukarı çıkıp yangını söndüreyim deyip orada elime geçirdiğim su taşınabilir ne varsa hepsini birer birer Altındiş’e uzatıp eline tutuşturdum. Kerim Çavuş dereye koştu ateş gibi (çar çabuk) suyu getirdi. Ben sepetleğe’den arkaya domuzluğa, boyra’nın boşluğuna boşalttım. Kerim Çavuş getirdi ben boşalttım. O getirdi ben boşalttım. Bir taraftan da daha hızlı çalışması ve olayı çözmemesi için verdim yaygarayı, verdim gazı.
Kerim Çavuş beş on sefer yaptıktan sonra iflahı kesildi. Bir ara bana bakmayı bırakıp yangının olduğu yere doğru baktı. Ortalıkta hiçbir yangın belirtisi yok. Taş tıkır tıkır dönüyor.
Ne oldu der gibi başını yukarı kaldırıp bana doğru baktı ki benim ağzım kulaklarımda.
-Vay hınzır vayy… Demekha…. Banada mı?. Diyerek başını salladı. Sonrada kendi de gülmeye başladı.
Sepetleğe: Bire bir metre tabanı olan piramit biçiminde tahtadan yapılmış, sivri ucu aşağıya bakan, geniş tabanı yukarı duran, tahıl öğütülmek üzere tahıl doldurulan değirmenin önemli parçalarından biri.
Anlatan Battal Doğanay
Derleyen Ahmet ÖZERDEM
Araştırmacı, Eğitimci, Yazar
Baltacık; Yaklaşık onbeş kilo kadar ağırlığı olan, kısmen kirmen kanadına benzeyen, üst taşı döndürmeye yarayan metal bir değirmen gereci.
Taş indirilip dişenmeye alındı mı baltacık da üst taşın yatağından çıkarılır, bir kenara alınır.
Ortam müsaitse bir de baltacık üzerine oyun oynanır. Daha doğrusu tezgahlanır.
Değirmen taşını herkes dişeyemez. Sadece ustası dişer geri kalanlar da bu boşluğu bu tür tezgâhlarla doldurmaya çalışırlar. Bu süre içinde yeni bir yabancı müşteri geldi ya da nöbette (sırada) bulunanlardan saf ve bu tezgâha düşebilecek birisi yakalandı mı oyuna geçilir.
Daha çok da uzak köylerden gelmiş, değirmenle tanışıklığı az olanlardan seçilir.
Ben bu oyunu yaşlı bir babayla on, onüç yaşlarında bir oğul üzerinde oynanırken 1950’li yıllarda seyretmiştim. Yabancı bir köylüydü. Ufak tefek ihtiyarca biriydi. Bir seklem (yarım çuval) buğday getirmişti eşeğiyle. Seklemi kapının iç eşiğine yakın bir yere indirdiler. Hemen adamı yakalayıp sordular.
—Unun nasıl olsun emmi. İyi mi normal mi?
—İyi olsun ustalar. Diyerek bir yandan cevap veriyor bir yandan da kendine oturmak için müsait bir yer aramaya çalışıyordu. Belliki uzaktan gelmişti,. Yorgun olmalıydı.
—O zaman şu baltacığı dereye ısla gel. Üzerine de büyük bir taş koy. Su alıp götürmesin. O kaybolursa değirmen dönmez. Ayrıca çok da pahalıdır ha… Bak emmi baltacık ıslanırsa soğur. Soğuk baltacıkla dönen taşın unu yanmaz. Un “özlü” olur. Özlü unun hamuru iyi açılır. Yırtılmaz, erimez diye ayrıca ders de verdiler.
Yaşlı köylü baltacığı oğluna verdi. Hemen ıslamasını söyledi. Üzerine de iri bir taş koy dedi. Kendi de bir seklemin üzerine ilişti.
Çocuk götürüp suyun içine ısladı. Üstüne de iri bir taş koydu.
Biraz sonra dişeği işi bitti. Dişeğinin yapıldığı alan süpürüldü. Çocuğa ve ihtiyara değirmen içinde yeni görevler verildi. Bunlar sapıtılınca (yön değiştirmek ortadan kaybolmak) da baltacık bir beze sarılı getirildi. Kurulandı. Yerine, yatağına oturtuldu. Köylüye de baltacığı getirmesi söylendi. O da çocuğu yolladı. Çocuk oraları taradı bulamadı. Aşağı aradı yok, yukarı aradı gene yok. Geldi babasına baltacığı bulamadığını söyledi. Koyduğum yerde baltacık yok dedi.
Yaşlı köylü bir anda panikledi. Çocukla tartışmaya başladı. Ancak adam oğluyla gayet yumuşak bir biçimde tartıştı. Çocuğu dövmedi. Çocuğa sövmedi. Yumuşak yumuşak suçladı. O güne kadar hiç görmediğim baba oğul diyaloguydu. Çok garip geldi bana. Bu arada devreye değirmenciler girdi.
—Niye tartışıyorsunuz emmi. Ne var . bir şey mi oldu?
—Baltacığı bulamadık. Yok. Çaldırdık mı ne.
—Nasıl yok olur. Üstüne iri bir taş koymadınız mı? Çocuk unuttu öyleyse. O olmadan değirmen de dönmez. Ayrıca çok da pahalı. Çarıklarınızı çıkarıp bacaklarınızı çemreyin. Derin yerleri iyice arayın. Yer yarılıp içine girmedi ya. Şu yar diplerine bakın. Orada bulamazsanız aşağılara kadar gidin. Hatta ırmağa kadar bakın (bir kilometre kadar yer). Kim bilir belki de su ırmağa indirdi. Eğer ırmağa vardıysa bulunmaz da. Vah… tüh…
İhtiyar ve oğlu bacaklarını “çemrediler”. Oraları didik didik aradılar. Bulamayınca oğlanı ırmağa kadar yolladı. Sonunda oğlan süklüm, püklüm geldi. Bulamadığını söyledi. Değirmenci:
—Ne yapalım. Başka çare kalmadı. Ödemeniz lazım. O bir seklem buğdayınızı almak zorundayız. Orta değirmende bir tane fazladan varmış. Bu seklemi onlara verirsek yedek baltacıklarından birini bize verecek oldular.
Deyince adamın bütün umutları yıkıldı. Oğluyla birlikte başladılar ağlamaya. Çocuk ne ise de ihtiyarın ağıdını biraz garip buldum. Bir seklem buğdayın verilmeyecek nesi olabilirdi. Ağlamaya hiç de değmezdi bana göre. Küçük yaşta o köylüyü anlayabilmek çok zordu.
İhtiyarın hemen etrafını sardılar. Üzülmemesini söylediler. Teselli etmeye çalıştılar. İçlerinden biri de:
—Ne bağırıp çağırıyorsunuz birader. Baltacığı mı arıyorsunuz. Onu yerine taktık diyerek oyuna son verdi.
Adamın buğdayını alıp öğüttüler. Öğutme bedeli almadılar. Seklemi de eşeğe yükleyip yola vurdular.
Ahmet ÖZERDEM
Araştırmacı, Eğitimci, Yazar
Kabaklardan Kıcık Ali değirmenin kalabalık, nöbetçinin (sıra bekleyen) çok olduğu yaz aylarında buğday çuvallarını kağnıya yükler değirmene indirir. Birkaç gün sonraya da sıra alır. Aksilik bu ya geçen süre içinde dereye sel gelir. Değirmenin bendi bozulur. Bendi tamir edip suyu getirmek zaman aldığından bunu bilen Kıcık bu günlerde değirmene uğramaz.
Genelde diğer nöbetçiler de bu gibi durumlarda değirmene gelmezler. O nedenle de değirmen üssüz (tenha) olur.
Bazı değirmenciler bu gibi durumlarda tenhalığı fırsat bilip şiş kullanarak çuvaldan buğday çekerler. Yani buğday hırsızlarlarmış.
Kıcık bunu bildiği için zamanı fazlada uzatmadan çuvalları kontrol etmek amacıyla değirmene gelir; Su ne zaman geliyor, sırada kimler var gibi bahanelerle bilgilenmek istermiş havası içinde bir yandan laf verir bir yandan da gözünün kulağıyla (ucuyla) çuvalları süzer.
İlk bakışta bir şeyler fark edemez. Biraz daha yaklaşıp da dikkatlice bakınca ala çuvalın orta yerden eğrilmiş olduğu görür. Durumu anlar. Ala çuvalın yanına varır, elini üzerine koyup biraz da konuşmasını etraftan gizlemeye çalışarak kendi kendine usulcacık:
-Ne boynunu büküyorsun ala çuval, daha senden hak (öğütme ücreti) da çıkacak der.
Ahmet ÖZERDEM
Eğitimci, Araştırmacı, Yazar
ANILARIMIZ
- Rafet Erdoğan ve Karakol Komutanı arasında geçen konuşma
- Rafet Erdoğan ve Kayseri Valisi Arasında Geçen Konuşma
- Rafet Erdoğan ile Menderes Çakıcı ve Kardeşi Zühtü Erdoğan Arasındaki Konuşmalar
- Aman amca gözünü seveyim sakın burada içme
- Bol Kepçe Restorant
- Şimdi Yandık İkimizde
- Kamil Usta Ve Üç Kuruşluk Adam
- Sungurlu Hikayeleri
- Örüm Yayıyorum
- Ne Yazık ki Yakalandık
- GARNAPA'NIN AHMET (Ahmet Kaya - Zurna Ustası) TRAKYA'DA
- KARAÖZÜ ANILARI (23 Ocak 2010 tarihinde eklenmiştir)
- BİZİM OĞLANIN DURUMUNU ÖĞRENECEKTİM
- DURAN PEHLİVAN ile AĞA
- HATIRLIYORUM
- ANNEMİ ÇOK ÖZLEDİM
- BAYIRIN KIZILBAŞLARI
- TOPLA BACAKLARINI
- ELİF DAZALAR KARIŞINCA
karşılaşır. Ancak babam alkollüdür. Komutan babama;Rafet Erdoğan ile Menderes Çakıcı Arasındaki Konuşma;
Lise son sınıfta okurken Kayseri’de Terminal otelinde çalışıyordum. Hem okul hem iş. Sene 1978 - 1979 o sıralar Emmioğlum Alihan Erdoğan’la düşündük taşındık, Taşkafa’nın Ali’nin evinin altına bir çorbacı açalım dedik. Alihan’la kiraladık tas, tabak, çatal, kaşık neyse Terminal otelinin eskilerini alıp geldik. Huriye ablamın inşaatından tahtaları aldık hem oturak hem de masa yaptık. O sıra Alihan köyde kalıyordu. Alış veriş yapıp doldurduk. İkinci gün açacağız; Alihan “emmioğlu adını BOL KEPÇE koyalım” dedi. “Tamam” dedik ve açtık.
Neyse baktık bu işin ehli değiliz ikimiz. Yiyen geçip gidiyor, para yok, sağ olsunlar yoldaşların da hiç sorduğu yok. Alihan’la bu iş yürümez dedik ve Alihan’la ortaklığa son verdik.
Rahmetli Karaözü’nün onuru ve de gururu Sayın Rafet dayımla buluştuk. Rafet dayım muhtar ama bedava muhtar, devletten bir geliri yok, halka hizmet. “Rafet dayı, bak bu hazır yeri gel al şurda bir şeyler yap” dedim. “Tamam Anormal” dedi. “Yalnız içini doldur” dedi. Gittik her şeyi doldurduk; şarap, rakı, çerez yığdık ve ben Kayseri’de olduğum için “kolay gelsin paşam” dedim, Kayseri’ye gittim.
Bizim kasabada yaşamasını bilen belirli insanlar vardı ve her zamanda bir birinden ayrılmazlardı. Bunlar Işık pehlivan, İbo Kılıç, Rafet Erdoğan, Battal Doğanay, Hurşit Dalak, Ebulhayır’lı Serçe, Deli Abdullah, Kel Ali emmim daha çokları. Hamıs pehlivan ve Rafet paşam masayı kuruyorlar. Dışardan kim geçerse “gel yiğenim, gel hemşerim, bura bizim ye, iç” diyorlar. Ara sırada düğüne gider gibi ceplerine sokup geliyorlar, iki kırık leblebiyle restoranımıza şeref veriyorlar sanki.
Aradan 3 hafta geçti köye gittim. Şerife halamla karşılaştım. “Zeki bizim herif eve gelmez oldu” dedi. “Daha yeni geldim hala” dedim. Hamıs pehlivan restoranın önünden bağırdı “Zeki gel hele”. “buyur baba” dedim. “Aslanım bu ne bir şey yok, böyle restoran mı olur” dedi. “Bir bakalım baba” dedim eve çıktım. Anam Güleser’de bir yandan bağırıyor bana. Neyse akşam oldu vardım lokantaya baktım babam, emmim, Işık hoca, Rafet paşam, İbo Kılıç; açmışlar müzüğü, masayı kurmuşlar oturuyorlar. Mutfağa girdim zerre kadar yiyecek yok, içecek yok, para yok. “Rafet paşa bir gelele” dedim. O sırada babam kalktı ayağa “bırak lan adamı” dedi. Daha ben bir şey söylemeden “Koç gibi adam daha ne yapsın” dedi. “helal sana Rafet” dedi. “Bir dakika baba” dedim amma, babam beni yanlış mı anladı ne, bizim masalar; Bir taraftan Işık hoca bir taraftan Hamıs pehlivan tarafından yola atılmaya başlandı. içerde tas, tabak kalmadı. Ama ben kaçtım, kenardan seyrediyorum. “Haydi gardaş” diyorlar dışarı atıyorlar. İşin içini öğrendiğimde görüyorum ki; Hamıs pehlivanla anam Güleser atışmışlar, olan bizim Bol Kepçe’ye oldu, yerinde yeller esti. Bir kuruşunu boğazımızdan geçiremedik.
Hepsine de helal olsun, yaşasalardı da hepsini kırsalar, dökselerdi. Anladım ki onlar birer hazineymiş, Allahın bize bir lutfuymuş, şöyle bir bakıyorum da.
Saygılar,
Zeki Işık
Sayın Zeki Işık'a; Değerli büyüklerimiz ile ilgili bu güzel anıyı bizlerle paylaştıkları için çok teşekkür ederiz.
Almanya’ya ilk geldiğim seneler Almancayı Ja, nein diyecek kadar öğrendim. İşci bulma kurumuna gittim, işim var kapıda tek başıma bekliyorum. Bir bayan geldi “Türk müsün?” dedi. “Evet“ dedim. “Benim de bir işim var biraz yardım edebilir misin” dedi. Almancam iyi değildi ne diyeyim ”olur” dedim. Biraz sonra sıra geldi girdik içeri. Biz daha bir şey demeden memur “tamam mı, evrak geldi mi?” dedi. (Eşiyle ayrılmış,işsizlik ve çocuk parası için Türkiyeden aile nüfus kayıt belgesi gerekiyormuş, oda daha gelmemiş.) Neyse anlatabildiğimiz kadarıyla anlattık. Zaten memur konuyu biliyor,”O evrak gelecek“ dedi, çıktık dışarı. Bayan “bana bir de mektup yazar mısın” demesin mi. “İyi“ dedim, madem başladik bitirelim iyiliği, hemen oturduk oradaki bir masaya, Türkçe mektup yazdırıp Türkiye'den evrakları acele göndermelerini isteyecek. Daha selam faslı bitmeden, pencereden bir başka bayanın geldiğini gördük. “tamam” dedi “şimdi yandık ikimizde”, “neden ne olduki“ dedim. “Kocam” dedi ”hep peşime polis takıyor”. Yani o kadın kendisini takip ediyormuş güya. Hemen mektubu kaybettik. “Valla“ dedim, ”ben buraya bir geldim bir daha gelirmiyim bilmem, sizede Allah kolaylık versin” deyip çıkıp gittim. “İkimizde yandık“ diyordu. Suçum yardım etmek.
Yıl 2009, Ağustos ayında orta buruna inşaat yapıyoruz. Ustalardan birisinin adı Kamil, ama çok lafçı ve küfürbaz birisi, ben hikayelerden anlatırken o da hemen bir tane ekliyordu. Bir hikayesi vardı ki, çok hoşuma gitti.
Yozgat yolundan Boğazkale istikametine gelirken, Kamil'in altında motosiklet var, hızı yavaşmış. O arada nerede ver nerede yok bir kamyon hızla geliyor. Doğal olarak Kamil'i geçmiş adam, Kamil kamyonun üzerinde bir yazı görmüş, ama tam okuyamamış. Basmış gaza kamyona yetişeyim diye, kamyonda gaza basıyor ki, motosiklet bana yetişmesin diye, bir yarış başlamış. Bir ileri, bir geri derken Kamil öne geçmiş. Adama dur diyor sağ eli ile ama adam durmuyor. Hareket halinde kamyon şoförünü taciz edercesine yavaşlatıp durduruyor. Adam Kamil'e kızgın şekilde manyak mısın ne el kol işaretleri yapıyorsun falan demiş. Kamil illada o yazının tamamını okumak için seni durdurdum demiş. Bende Yozgat’lıyım hemşerim demiş ve kimliğini de göstermiş.
Orada şöyle yazıyormuş: Üç kuruşluk adama verme beş kuruşluk değer, sonra alır üç kuruşunu, seni iki kuruşluk eder.
İnsana para ile değer biçilmesine ben karşıyım ama, bu sözü aktaran Kamil ustadan, ömrüm boyunca yaptığım hataların acı özetini çıkardığı için derecesiz memnun oldum. Sağ olasın Yozgat’lı Karaoğlan Kamil usta.
Sayın Ali İhsan Sağmen'e bu güzel anılarını bizlerle paylaştıkları için çok teşekkür ederiz.
Sungurlu,Çorum ili'nin bir ilçesidir. Köy ve kent karışımı özelliği ile tipik Anadolu kasabası görünümü verir. Benim köyüm Gökçam'ın da bağlı olduğu yerdir. Sungurlu sokakları artık temiz ama trafik alış veriş yapacak insanlara rahat vermiyor. Ana cadde üzerinde park yeri olanağı yok gibi, iki dakikada polis başınızda AP 128 lütfen arabanızı çekiniz……
İnsanlar köyden alışverişe gelmişler sallana sallana yürüyorlar. Bir kısmının haala sırtında heybesi var. Traktörler sinyal lambalı ve plakalı, bunu şunun için söyledim çok önceleri bunları göremezdiniz. Eşek veya at arabaları var, ama lastik tekerli gürültü yapmıyor. Ben Gökçam'da yaptırdığım ev için elektrik idaresine baş vurdum. İlk önce üç ay önce direkler için kontrol çıkarıp direk istedik, öyle ya; önce yol ve hat çekilir, ama bizim dilekçe kaynadı mı ne diye tekrar soruşturdum. Daha işleme bile girmemiş. Tipik bürokrasi, müdür iyi bir insana benziyor, fakat onun iyi olması benim sorunu çözmüyor. Daha Çorum TEDAŞ'a gidecek onlar direk var veya yok, ya da, gerekli veya gereksiz yazacaklar derken gelecek yılın son çarşambası olur gibi? Ağustos 2009 da verdiğim dilekçe, aha ev bitti ve Kasım oldu, cevap gelmedi.
Gökçam'ın sorunları ile ilgili bakanlığa yazılar yazdım. Ve hatta başbakanlığa yazılar yazdım. Sungurlu eski kaymakamı ile görüştüm ve de Belediye başkan yardımcısı ile iki görüşme yaptım. Sistem aynı, sözler aynı elimizden bir şey gelmez deniyor. Acaba bu devlet niçin var?
Başbakanlığa yazdığım yazı bakanlığa, bakanlıkta Çorum iline, orası Sungurlu'ya yazı yazıyor. Sonuçta onlarda muhtara ve bana yazı yazıyor, iş yapılmıyor. Bir halk deyimi vardır; “yırtılan tüfekçi Bekir'in yakası” yine bizim muhtarın yakası yırtılıyor.
Gökçam'ın çöpü diğer köylerde olduğu gibi dereye atılıyor. İçinde zehirli ve hastalıklı atıklar pilde dahil, sel gelince su ile gidiyor ama nereye? Çevre bakanlığı uyuyormu?
Kanalizasyon yok toprağa pislik akıyor, içme sularına karışıyor, Bakanlık uyuyormu?
Yetkililer nerede? Yöneticimiz uyuyormuuuuuuu…..
Sungurlu'da en garibime giden sokakta iki sokak süpürgecisinin başında antrasit siyahi takım elbiseli ve telsizli bir görevli her beş dakikada bir onlara emir vermesi, orada bir dükkana sordum bu kim? Abi, oda süpürgeci idi şimdi yükselmiş herhalde dedi. Ama temiz de yapıyorlardı nefes aldırmıyor adam……..
UYUYANLAR TİCARET
Orada çalışan insanlar tam bir mizah ustası, hele Mehmet V. var ki, tam bir Alem, dokununca küfrediyor, gelen başkanmış, bakanmış fark etmez, yeter ki dokunma, başka özelliği hazır cevap ve çok kurnaz olması, bu özellikler bir kişide olur da, o meşhur olmaz mı, bir partinin teşkilatını bile kuracak kadar cesaretli insan, ama burada onun iki hikayesini anlatacağım.
Mehmet V. zamanın birinde dükkana bir bayan ve yanında bir de şoförü olan firma temsilcisi boya tanıtımı için gelir. Patron Levent: Dinler kadını bakar ki, kadın acayip bir anlatım yapıyor, susmakta bilmiyor, biraz da, eski çalıştığı boya şirketlerinden ticari olarak memnun, e tabi, eski çalıştığı boyada iyi olunca, bu tanıtımcının boyalarını almaya istekli görünmüyor.
Hemen Mehmet V.'e havale ediyor. Adam üretken zekaya sahip kadını biraz dinleme zahmetine katlanıyor ve sonra; hanım efendi ben ilk defa bir kadın boya tanıtıcısı ile karşılaştım. Konuşmanız çok iyi, çok güzel buna göre hemen ısmarlarım malı, fakat, ben boyanın önce bir tadına bakarım, eğer tadı iyi ise alırım, deyince bayan tanıtıcı şaşırır!!
Mehmet alır boya kovasını, açar beyaz kireç boyayı, sanki yoğurt tadına bakar gibi, parmaklar ve ağzına atar.
Bayan tanıtıcı; ayyyy………..Sen ne yapıyorsun boya yenir mi ayolll……….
Evet hanımefendi bu boyanın tadı hoşuma gitmedi, bakın, sizde boya yenmez dediniz, eski boyalarımız o kadar güzel ki, biz içimiz rahat yiyoruz!!!!!
MEHMET LER
Gökçam'da inşaat devam ederken Ramazan ayı idi sıcakta pek çalışılmıyor diye geceye bırakılıyordu işler, açlık sorunu var, o arada canları kavun istemiş yan tarladaki kelek kavunlardan üç dört adet almışlar. Mehmetçik K. usta, boyacı Mehmet V. usta değil, bu inşaatçı kalıpçı ustamız, sade ve temiz kişilikli bir insan, birazda nesli tükenen tipte yapıya sahip, diğer Mehmet'imizde öyle ama bu iki Mehmetler bir birlerini tamamlıyor.
Kavunlar yan tarladan alınınca, haramdır diye sahibine söylemişler. Söylerken de sayıyı az söylemişler. Bir iki tane aldık denmiş. Tarla sahibi kurnaz önceden iyi kavunu işaretlemiş. Ayak izinden de anlaşılıyor zaten, Mehmetçik K. usta boyacı Mehmet’e bunu anlatınca, o da, Japon yapıştırıcı vermiş, gidin patronun bahçesinden kavun alın, oraya kopardığınız yere yapıştırın, kimse fark etmez demiş. Mehmetçik usta almış kavunları geri kavun teleğine yapıştırmış ama, Japon’la değil, yeşil band ile, o da tarla sahibi tarafından anlaşılmış.
Bu hikayeyi boyacı Mehmet V. anlattı, ben onun yalancısıyım.
KADIN VE ERKEK MÜŞTERİ
Dükkanda hikayeler anlatılırken, o anda bir erkek geldi hareketlerinden özürlü olduğunu anladım ama konuşmaları hiçte öyle değil sadece bağırarak konuşuyor.
-Kız karııııı
-Haaee
-Hangi boyadan istiyon?
-Boya olsunda ne olussa ossung!
Erkek dükkanın içinde kadın dışında kapının önüne çökmüş vaziyette içeriye yüzünü göstermiyor.Erkek boya alacak kadına soruyor.
Ben ilk anda boyacı Mehmet V. Levent ile bana tiyatro yaptırıyorlar zannettim. Sonra hiçte öyle olmadığını gördüm.
-Abi bu boya kaç kaağt?
-Mehmet: Sekiz lira.
-Kızzzz sekiz kaymeymiş.
-Pahalı diyomuş.
- Pahalı diyomuşun abi.
- Mehmet: Daha ucuzu yok ki,o zaman git kireç al.
- Kızzz daha ucuzu yoh.
- İyy o zaman alah abi.
YOGURT BOYA
Mehmet V. bir müşteriye boya satmış, beş kiloluk beyaz boyalar ve daha büyükleri mevcut, ancak adam iki saat sonra boyayı getirmiş.
Dükkanda Levent varmış, abi bu boyayı değiştirecean heeri demiş. Oda bakmış yok kardeşim bu bunu değiştirmem çünkü, bu boya değil demiş. Adam dinime imanıma buradan aldım yavv..
Levent – Kardeşim ben böyle mal satmadım sana.
Adam – yav vallaha buradan aldım.
Levent açar kapağı parmaklar ve yer yoğurdu. Hayret içinde kalan adamcağız, ulaaa, ben boyanın yerine yoğurt mu getirmişim. Aman kimseye söyleme gozünü seviyim. Benimle alay ederler sonra…..
AKAR ÇEŞME
Dükkanın önüne satılan malın reklamı için bir örnek devirdaim yapan düzenek konur. Maket çeşmeyi vatandaş rahat bırakmaz, gelen bir el atıp su içmek ister ama muslukta takılı olan mika hortuma çarpar ve bozarlar.
Ticarethane, olacak gibi değil, içeri alalım derler, yoğun akından kurtulurlar ama, bu defada içeride yapanlar çıkınca, maket düzenekli akar çeşmeyi ortadan kaldırırlar.
Geri iadesini yaparlar; Lütfen çeşmenizi geri alınız vatandaştan koruyamıyoruz, sevgi ve selamlar, Uyuyanlar Ticaret.
Y.Notu:Yukarıda anlatılan hikayeler gerçek, ama, isimler uydurmadır.
Sayın Ali İhsan Sağmen'e bu güzel anılarını bizimle paylaştıkları için çok teşekkür ederiz.
7.11.2009
Yıl 1950 liler sonrası, dedem Aşık Yakup'a ait 20 yi geçkin davarı Dağ tarlada akşama kadar yaydıktan sonra akşam karanlığı basmadan köprüye kadar getirdim. Fakat köprü üstünde heybetli 4 adet çoban köpeği köprüyü kapatacak şekilde yatmışlar. Geçmenin imkanı yok.
Bu arada babam Şöfer Hasan istasyondaki hanı çalıştırmakta ve o senede gölün kırağındaki tarlada bostan ekilip bozulmuş. Bekleme yeri olan huyma bozulmuş olmasına rağmen yeri derin çukur halde durmaktadır. Köpeklerden korktuğum için gidip huyma damına sığındım. Ama sürü köprüden geçerek Tahir efendinin değirmeni yanındaki H.Hüseyin KOÇ amcamın bağına girerek epey zarar vermiş. Köy bekçisi de tüm davarı köy odasına doldurmuş. Tabi bu arada ben kayıp olarak aranmaya başlamışım.
Mevsimse son bahar yani geceler ayazmı ayaz. Köyün her yanı aranmasına rağmen bulabilirsen bul Şinasi'yi. Aramalara katılan Çakır abim istasyondaki hana uğrıyarak babama "çocuğu bulamadık baba" der ve oradan ayrılır, yola koyulur. Bu arada saatler 04:00'a gelmiştir. Geçerken birde şu huyma yerine bakayım diye el fenerini yakar, kangal yapraklarının altında bir hareket görür ve yaprakları kaldırır. Birde ne görsün altında hareket eden kardeşi Şinasi değilmi.
- Ne yapıyorsun lan burada
- örüm yayıyorum abi demişim.
aklıma geldikçe bu kelimeye çocukluk hareketime hala tebessüm ederim.
Sayın Şinasi Genç'e bu güzel anısını bizimle paylaştıkları için çok teşekkür ederiz.
Kayseri’de çalışırken gece nöbetinde insanlar nede olsa acıkırlar, bizlerde öyle bir günde fırında pide yaptıralım dedik, güya üzerine sana yağı çalıp tuz atıp yiyecektik saat sabahın 5 veya altı arası fırına da güvenilir açıkgöz sandığımız bir arkadaşı gönderdik.
Karaözü küçük yeşil bir kasabadır. Kasabayı çevreleyen tepelerin çıplaklığı kasabanın kendine özgü yeşil örtüsünü pek gölgelemez.Yeterince kalma olanağı bulamadığım, havasını soluyamadığım, sularının sesini gönül rahatlığıyla dinleyemediğim bu küçük kasaba, bugüne dek, pek çok Karaözülü gibi benimde düşlerimi süslemiştir.
Aralıksız olarak on iki yıl konuk eden, sonra da bir üvey çocuk gibi beni sırtından atan ve daha Şahruh'ta bana gülümsemesini eksik etmeyen, tüm yaşamıma kendi damgasını vuran bu kasabanın, yetiştirdiği bir kaç kişi hiç bir zaman belleğimden çıkmamıştır. Benim bu denli ilgimi çeken ve belleğimde her zaman konuşlandırdığım kişilerden birisi Karnapanın Ahmet'tir.
Karnapa'nın Ahmet!..Bu adla çağırır, bu adla anardı babam onu. Sonsuz bir sevgi ve saygısı vardı ona. Beni etkileyen onun bu büyük ustaya duyduğu sevgi saygıydı belkide, kimbilir.
İhtiyata (Savaşa hazır güce) Karaözü'den de çok sayıda insanın gittiğini, bizden öncekilerden çok duymuşuzdur. BABAM ASKERLİK ANILARINI ANLATIRKEN; İHTİYATA Trakya'ya gittiklerini, İnönü'nün kendilerini aralıklı olarak görmeğe geldiğini, en sıkıntılı günlerin de Almanların Yunanistan'ı çiğneyip geçtikten sonra sınırlarımıza gelip dayandıklarında geçirildiğini belirtir, o günleri yeniden yaşar gibi olurdu.
Bir söyleşi sırasında; "Trakya'dayız. Kazmadık yer bırakmadık toprakta. Olacaklar bekleniyor artık. Kırım yakın diyor herkes. Gün boyu siperlerdeyiz. Korku, kuşku içimizden hiç çıkmıyor. Kazdığımız çukurlardan çıkmamız yasak. Gün batımına doğru bazı doğal ihtiyaçlarımızı karşılamak için belirli bir süre bize izin veriyorlar." Dedikten sonra, "Muharem'le birlikte bir gün siperden çıkmış, elimizde traş kabı, traş olmak için su aramağa koyulmuştuk. Su büyük sorundu. Koca Trakya... Hafif bir yel esiyor. Bu yel çok uzaklardan bir ince zurna sesini de birlikte getiriyor. Birkaç kez durarak yelin getirdiği zurna sesinin yerini belirlemeğe çalışıyoruz. İnanmak istemedim önce. Muharrem sakın bu bizim Karnapa'nın Ahmet'in zurnası olmasın dedim. Muharrem amcan (Muharrem Kılıç) pek inanmadı bana. "Ne diyorsun sen Veli" (Veli Kılıç) dedi. Her şeye karşın arada bir durup dinleyerek sesin geldiği yöne doğru gitmeğe başladık. Ne traş ne de traş suyu kalmıştı aklımızda. Gün battı batacak. Kendi görev yerimizden epey uzaklaşmıştık. Sonunda büyük bir kalabalık gözümüze ilişti. Meraktan uçarcasına gidiyorduk. Durmadan kesin o diyor, başka bir şey söylemiyordum. Trakya'da bir Karaözülü, bir de ovayı dolduran yanık bir ince zurna sesi. Olacak şey değildi. Oraya ulaşıp olanları gördüğümüzde ne yapacağımızı şaşırdık. Karnapa'nın Ahmet tam ortaya oturmuş zurna çalıyordu. Sıra sıra, dizi dizi çok kalabalık bir asker kitlesi onu dinliyordu. Sanırsınız kimse soluk almıyordu. Gün aydınlığında çıkmıştık görev yerimizden, dönüşümüz akşam karanlığı oldu oraya. Hem de traş olamadan" demişti.
Yıllarca önce aramızdan ayrılan bu büyük ustayı saygı ve sevgiyle anıyorum. Soluğu bol olsun sonsuz yaşamında...
İSMAİL KILIÇÖZGÜRLER
(ŞAHRUH DERGİSİ- SAYI:37 Mart 2002)
Paylaşan: ADEM YAVUZ KAYA
Neler konuşuyorlardı Karaözü için?, okumuşları, memur olanları çokmuş. Açıkgöz, becerikli insanları varmış, insanları severler, misafirleri eksik olmazmış. Sivas yöresinde sevilir, sayılırlarmış. Bu becerikli, hareketli insanlar, diğer istasyonların yakın olmasına rağmen, İsmet Paşa’dan adeta zorla bir istasyon daha almışlar. Yeni yapılan demiryolu ile Başvekil İsmet İnönü ilk kez Sivas’a geçerken yolu çevrilerek dileklerini kabul ettirebilmişlerdir.
Bu ve buna benzer anlatımlar, beynimde öyle bir yer etmiş ki, düşüme bile girdiğini anımsıyorum. Düşümde Kızılırmak’tan Karaözü’ye doğru yüzü güleçli kalabalık kızların güle oynaya gittikleri olmuştu.
Daha sonraları ise Pazarören Köy Enstitüsü çatısı altında buluşmak varmış. Diğer köylerden gelen öğrenciler içinde, yirmiden fazla sayısı ile Karaözülüler çoğunluk oldular. Hepsi de yiğit, sevencenli ve çalışkandılar. İçlerinden okul pehlivanları da çıkmıştı: Veli Dalak, Hüseyin Işık, Hüseyin Yılmaz… Bu arkadaşlarımız yalnız okul pehlivanı olarak kalmadılar. Çevre köylerde adları duyulan pehlivanlarında haklarından birer birer geldiler.
Pazarören Köy Enstitüsü’nün açıldığı tarihten başlayarak, mezun olduğu güne kadar Veli Dalak arkadaşımız okul öğrenci başkanı seçilmişti. Karaözülü olunca demek ki böyle de oluyormuş.
Yukarıda değindiğim gibi çocukluğumda başlayan Karaözü sevgisi bugünde devam ediyor. İleriye dönük kültürlü insanlarıyla, birlikli, dirlikli olarak beklentimiz daha çok olmaktadır.
Arif BAŞ
Eğitimci, Yazar
Karaözü dergisinden alınmıştır. 2002
Bahadın
NUSRET HATİPOGLU (Çarıhlı) Memet Avcu SOHBETI (Yiğit namıyla anılır)
Çarıhlı, Nusret HATİPOĞLU ile çok samimidir
Kahvede birbirlerini görseler hemen kahve söylerler
Birbirlerine yarenlik ederler
Bir gün oğlu Mustafa'nın durumunu öğrenmek üzere Ortaokula gider.
Öğrenciler teneffüste öğretmenler Hatipoğlu'nun odasındadır
Çarıhlıyı görünce
oooooooooooooooo
AVCUM gelmiş
hoşgeldin
Şöyle otur gibi
iltifatlar kahve söylemeler
derken sadete gelinmiş
Bizim Mustafa'nın durumunu öğrenecektim
Hemen öğretmenden not defterlerini istemiş şöyle bir karıştırdıktan sonra kapatıp
not defterlerini üst üste koyup
Oooooooooooooo
Hal ve gediş pekiyi
Arkadaşlarıyla geçimi Pekiyi
Eşyalarını paylaşma alışkanlığı pekiyi
Ooooooooooooo
Öğretmenelere saygısı PEKİYİ
öyle dedikçe ne dediğini anlamayan öğretmenler Çarıhlının başına yığılmış Müdür bey kimden bahsediyor diye
OOOOooooooooooooooo Düzeni ve intizamı PEKİYİ
diyormuş
Pekiyi dedikçede Çarıhlının göğsü kabarıyormuş
Peki Hatipoğlu
bizim oğlanın Matematiği Feni Türkçesi nasıl diye sormuş Çarıhlı
Hatipoğlu
AVCUM
Mustafa gerçekten terbiyeli ağırbaşlı
ahlaklı
sessiz
ammmmmaaaaaa
bir tek okuryazar değil demiş
Yüregimizdeki insan sevgisini, Karaözü ve yöre sevgisini asla yitirmiyelim.
Sevgiyle dostlukla kalın.
Saygılarımla Zeki IŞIK
Duran pehlivan, yaklaşık 1,90 boyunda 110 - 120 kilo ağırlığında köyümüzün baş pehlivanlarından biridir. Ülkemizdede meşhurmuş pehlivanlıkta. Kafası bozulduğunda güç gösterisi yapmak için iki yaşındaki danayı ki tosun derlermiş tuttuğu gibi havaya kaldırırmış. Duran pehlivan ile ilgili bir anıyı aynen anlatıldığı gibi size aktarmaya çalışacağım.
Birgün Duran pehlivan tepenin yüzende yolun kenarına yakın yerinde hayvan otlatıyormuş. Garnı büyük kilosu yerinde kendini pehlivan sanan zengin ağanın biri yoldan giderken Duran pehlivanı görmüş. Ağa garşısındakinin Duran Pehlivan olduğunu nerden bilsin hayvan otlatan çoban sanıyor. Dönmüş Duran pehlivana "Çoban sen biraz pehlivana benziyon kelle gulah yerinde, benimle güreşe var mısın?.Yalnız yenilirsen mor gısırı alır, atıma atar götürürüm. Yenersen sana istediğin parayı verecem" demiş. Duran pehlivan bu gorhacah değil ya. Civar köylerde o güne gadar yenildiği görülmemiş. "Tamam varım demiş" Oradan bayırın yüzünde güreşe dutuşmuşlar. Duran pehlivan bir gaç el ense çektikten sonra bahmış ki ağada kilodan başka bir şey yoh palavracının birisi. Tepenin yüzünden hafif aşağı doğru inmiş, gucahlamış, tek golu gapıp, ayağını garnına verip kafasından aşırınca, ağa tepe aşağı sekiz defa tahla atmış. On metre yuvarlanıp durup, keven dikenleri eline yüzüne batınca, oturumunun üstüne gelmiş "ulan yohsa sen Duran pehlivan mısın?" demiş. Cebinden çıharmış Duran pehlivanın istediği parayı vermiş, atına binmiş, ardına bahmadan toz olmuş gitmiş.
Anlatan: emekli öğretmen İhsan ÖZERDEM
Hatırlıyorumda kahvenin önleri ana baba günüydü yazları. Gülüşmeler şakalaşmalar. KÜFÜRLER DAHİ KULAĞIMDA DAVUL ZURNA SESİ GİBİ ÇINILIYORDU; çok hoşuma gidiyordu. Çünkü bir neşe vardı bir dostluk vardı. Aksamları olunca kıcığın kahvesi denilen yer, duvar dibi bir Almanya'nın en lüks caddesindeki kafeteryada oturmaktan daha zevkliydi. Kaya başına çıkıp oturduğun zaman sittili mahlesindeki sesler kavgalar sanki bir tiyatro oyununun senaryosu yazılmıs gibi seyrediyorduk. Hemde para pul versen yazamassın senaryosunu çünkü oyuncular bir harikaydı yapmacık değildi okulunada gitmemişlerdi. AMA SON ÇIKTIGIMDA KAYAYA SAHNENİN YIKILDIĞINI VE TIYATRONUN KAPANDIĞINI GÖRDÜM çünkü ebediyete intikal etmişti oyuncular. Davar sürüleri, sığır sürüsü, eşşek ağırmalari köpeğin sesleri, öten horozlar. tavuklar. Havada yagmur gibi yagan kırlangıçlar. kuş sesleri. traktörün sesleri. Kayadan seyrediyordum tünelden çıkan trenin seslerini. İstasyona bakıyordum Trenden inen bir ordu gibi yürüyüp akarcasına köye koştuklarını. Öğlen vakti üzeri ortaokulun bahçesi adam kaynıyordu . Fenerbahce Galatasaray sanki maç yapıyordu bagrışmalar kovalamacalar. Bazen plastik top. bazen bir meşin yuvarlak. Okul tıklım tıklım ögrencilerle doluydu. Çıkışlarında dükkana kosuyorlardı bir CEREK ÇAMAN EKMEK İÇİN HAYDAR AĞAYA. Ya Yavsu GENE dayı bizlerin vaz geçemediği 24 saat halka acık bakkal. Gece bağırıyorlardı yavsu dayı kalkarmısın. İKİ KIRIK LEBLEBİ BIR ŞİŞE DERDALAN. koşar gelirdi. Köyümüzün muhtarı Onursal baskanımız Rafet Erdoğan ANORMALLAR DIN DIN ETMEN diye bizlere neşe katışı. Küçük demeden büyük demeden. Gece çalan bekçi düdükleri. gece Zalımla Şahinin dereden gelen sesleri. Yazın bağ bahçe sulayan insanlarımız. 24 Saat bitmiyen Gece şarılaktan akan suyun sesi. Sanki gel diye bagırıyordu. Düğünlerde çekilen halaylar Kangallının kayası. fındığım, horada gelin, Manda yuva yapmış söğüt dalına. AŞIK IŞIK ara sıra selavat okurdu Gençlik alabildiğine eğlenceli ve sanki bir ğey içmemiş gibi Dügünün önünde hoplayıp ziplamaları. Bol yahnili bulgur aşı, düğün bitiminde herkesin elinde bir barkaç tatlı aş için sıraya geçmeleri. Bir cenaze oldumu Onbaşı Hüseyin Şimşek Kahveye girdiği anda bütün masaların kalkıp eve kürek ve bele koştuğunu. Kuru gölde harman zamanı koşardı herkes düven sürmeye günlerce hasat zamanı. Sonra bağlardaki pekmez kaynatmalar Bağ bozumu, Ve koc katımı. Ramazanda MUSTAFA KAYA'nın önüne çırılçıplak çıkan gençlere Nihat bismillah de Oruc hotladı demesini Bazen davulla bazen zurnayla köyü dolaşması. Kış yarıları yapılırken kiminin deve kiminin arap, kiminin damat. ve gelinlerin kaçırılması olayı. Yazın Köye koşan insanlar Ta uzaklardan gelip Hamıs pehlivanı, Isık hocayı, Rafet Erdogan'ı, Kel Ali'yi, Battal Doganay'ı, İbo Kılıç Nusret Hatipoglu'nu. Yusuf Karahan'ı. Topal Abbası, Murşit Dalak, Halil Bal, Zeki hoca, Veli Kılıç, Kerem Ali, Bekir Kılıç, Mehmet Öztürk, Turan Aslan kimler kimler Köyde kalanları dinlemek için Koşa koşa gelirlerdi dinlemek zevk veriyordu bu insanları. Bir gün Karaözü'ye gelen ve yaz ayını Karaözü'de geçcirip etliye sütlüye karışmayan birinin canına tak ediyor, Çünkü bu kişiyle konuşmuyor ilgilenmiyor selamda vermiyor. Düşünüyor taşınıyor Hamıs pehlivanın yanına varıyor. Öğretmen bir kişi. Dayı diyor kimse bana selam vermiyor Nasıl topluma giripte toplum adamı olabilirim diyor. Hamıs pehlivan hemen Cevabı yapıştırıyor Kolayı var git şurdan dükkandan BİR KİLO SUCUK; BİR KARPUZ; BİRAZ PEYNİR; BİRDE BÜYÜK RAKI AL; ŞU OTURANLARDAN ÜÇ BEŞ KİŞİYİDE ÇAĞIR bak toplum adamı nasıl olunurmuş der. ikinci gün aynen yapıyor öğretmen ve toplum adamı oluyor, Karaözü'de Toplum adamıi olmaklada gurur duyuyor. İşte Son bu seneki yitirdiklerimize bir bak Karaözü bizce bitiyormu diyorum ve bende çcok şeyler uyandırıyor ya sizde? BU İNSANLAR GİBİ BİZDE TOPLUM ADAMI OLACAKMIYIZ? YOKSA KEMİKLERİNİ SIZLATACAKMIYIZ? Tabiki bu dünyada kimse (doganın kanunu bu) kalmıyacak hepimiz gideceğiz ama bir tek şeyi kendime soruyorum, acaba yeni gelen nesiller bizleri Karaözü'ye koşarak getirebileceklermi? yoksa kültür bakımından, sevgi bakımından. yöreye bakış açısıyla Bizmi hata yaptık Veya yeteri kadar yeni gelen nesillere örnek olamadıkmı. Kaynaşamadıkmı. Hep soracağım kendime Hata kimde diye. HATA KİMDE DIYE SORALIMMI? Saygı değer karaözlüler En güzel günler mutlu yarınlar hep sizin olsun. İçinizdeki sevgiyi Karaözü sevdasıni asla yitirmen ;
Saygılarımla.
ZEKİ ISIK
Öğretmen olarak ilk görev yaptığım Aydın-ÇİNE’de MADRAN SPOR takımında 1. amatör kümede futbol oynuyorum. İdmanlar ağır, ayrıca da öğrencilerimin müzik-beden eğitimi öğretmeni yok bu işi de ben üstlendim. Akşam yattım bir türlü uyku gözüme girmiyor. Yatakta döneleyip duruyorum. Uyuyamadım, Yatağımı bahçeye çıkardım ama nafile içimde bir sıkıntı var. Sabaha karşı saat üç oldu uyuyamıyorum.bir ara dalmışım. Rüyamda annem doğum yapmış, erkek bir evlat babamın elinde, annem ise helikopterde, bize çocuğu bırakıp el sallıyor. Babam ve ben anneme;
- Bu çocuğu al biz bakamayız diye yalvarıyoruz. Anne çocuk süt ister biz bu sütü veremeyiz. Çocuğu al diye yalvarıyoruz. Sabahı böyle bir rüya ile ettim. Okula gittim. Nöbetçiyim. Okul müdür yardımcısı arkadaşıma,
- Abi benim annem bugün öldü, dedim.
Arkadaşım hayda, dedi. Bu nasıl iş? Haber mi geldi?
Hayır abi ama ben biliyorum, annem öldü. 21-22 Haziran 1982 de bu geceyi yaşamıştım. Nereden biliyorum, çünkü benim annem ben ya Cuma günü ölürüm ya da mübarek bir ayda ölürüm derdi. Ancak günler geçip gidiyor bana hiçbir haber gelmiyordu. O zaman kasabada iletişim araçları bugünkü gibi değildi. Okul kapanmasına bir gün var, bana Didim'de yaşayan emekli öğretmen ağabeyim Mehmet BAL telefon etmiş ulaşamamış.” Elbey doğru köye gitsin, köyden Rasim amcası aradı” düşünebiliyor musunuz? Aynı ilde çalışmamıza rağmen bana iki gün sonra ulaşabilmiş. Haberi alır almaz. Hiç kimseye izin vermeyen kaymakamımız Yahya GÜR’e gittim. Yahya bey her sabah mesaisine tam 08.00 da başlayan ve makam arabasını kullanmayan, titiz, dürüst bir kaymakam. İzin alabilmek için cesaret ister. Ama ben okulumda ve yöremde çok çalışkan diye bilinen bir öğretmenim. Bir yıl gibi bir zamanda okulumun her türlü gereksinimlerini tamamladım ve de okullar arası karşılaştırmalarda derece yaptırttım. Çekingen bir tavırla kapıyı tıklattım. Gir sesi beni korkutmaya yetti.
- Efendim, galiba annem öldü, haberi net alamadım ancak ben öyle düşünüyorum, bana bir gün izin verebilir misiniz?
- Nerelisiniz hocam?
- Kayseri efendim.
- Bir günde nasıl varırsınız? On gün yazın ve dilekçenizi bırakın. Başınız sağ olsun.
- Efendim yarından sonra okullar tatil oluyor. On gün gerekmez.
- O halde dilekçe de yazmayın size iyi yolculuklar, dedi,
Şaşırmıştım, Özel kalem müdürü,
- İzin vermedi değil mi?
- Hayır, verdi ve dilekçe de istemedi,
- Allah, Allah dilekçe de istemedi. Evet öyle.
Öylece ayrıldım, bindim otobüse ve başladım ağlamaya. Çünkü çok zorluklarla okumuştum. Anemin üzerindeki elbiseyi kaç kez yama vurarak giydiğini biliyordum ve O’na bir kuruşum nasip olmamıştı. Dua ediyordum, ne olur Tanrım var isen annemi yine karşıma bana kollarını açarak koştur. Yine benim beyim, benim küçük öğretmenim gelmiş diye koşsun, bana sarılsın, candan koklasın beni, diye Tanrıya yalvarıyordum. Anneciğim eğer seni karşımda görürsem, kurban keseceğim, seni Kayseri’ye götürüp ne istersen, ne kadar gücüm yeterse sana elbise alacağım. Verem hastanesinde yatarken paramız dönmeye yetmez diye lokantaya girmemiştik ya, en kralına seni götürüp ne istersen yedireceğim, sana diye yanımdaki de ağladığımı fark etmemesi için cama dönerek yolculuğumun bitmesini bekliyordum. Annemin veremle mücadelesi, bizi küçücük yaşta evde kimsesiz bırakıp hastaneye gidişleri gözümün önüne geliyordu.
Hastaneden ümitsiz yazdıkları mektupları aklıma geldikçe yolculuğum çekilmez oluyordu. Babamın geceleri bekçilik yapıp gündüzleri de başkasının bağında bahçesinde çalışmaları sonucu bile anneme para gönderemiyorduk. Ben maaş almaya başlamakla nasıl rahatlayacağımızı düşünürken birde annem öldü ise kahrolurdum diyordum.
O zamanlar yemeye ekmek bulamadığımız günlerdi. Babam İĞDELİ köyünden bir eşek ve bir kat yatakla göçmüştü. Annem gıdasızlıktan verem hastası olmuştu. Hastaneye gittiğinde biraz beslenme ile durumu iyileşir ancak tekrar geldiğinde ise yoksulluk geri veremi hortlatırdı. Babam yazık annemi daha iyi beslemenin yollarını arar ama gelir belli bir türlü gücü yetmez gece gezer gündüz yevmiyeye giderdi. Bu günler gözümün önünden film gibi geçerken otobüste Kayseri ye geldi. İndim Hemen Kadir amcamın evine gittim, Baktım kapı kapalı. Kiracısına sordum. Bekledim ki çarşıdalar, ya da bir düğüne gittiler, desin. Kadıncağız beni tanımaz bilmez, şak diye Kardeşinin karısı ölmüştü de köye gitmişlerdi hala gelmediler, demez mi? Yıkılmıştım, Tanrı sen var mısın? Var isen bu kadar zalim olmamalıydın, yokluklar içinde ki annemi bir gün bile mutlu etmeden alman mı gerekirdi diye hıçkırıklara boğulmuştum. Ama Tanrı ne yapabilirdi ki, 15 çocuk doğurmuş, hayatta sadece dört çocuk yaşatabilmiş bir insana bir yoksul aileye. Hemen taksi tutup köye hareket ettim. Kasabanın mezarlığına vardım kalabalık yok. Öğleye doğru sıcak insanlar evlerinde Muhsin KOÇ dayımın oğlunun dükkânına vardım. Muhsin beni görünce dondu kaldı hoş geldin, aç mısın?
-Annem ne zaman öldü Muhsin? 15 güne yaklaştı. Birlikte ağladık Muhsin’le biliyordum Muhsin en çok annemi severdi. Çünkü o da öksüzdü annem onun halası değil her şeyiydi…
2 Temmuz 1982 köydeyim ve annem ölmüş 12 gün olmuştu. Mezarına gittim. O beni ERGÜN’ümle aynı yere koyun, o’nun kemikleri benim bağrımda olsun demişti, aynen öyle de yapmışlar. Kuzusuna kavuşmuştu. Benim 12 gün önce gördüğüm rüya tıpa tıp çıkmış ve o gün ölmüştü annem. Ama bana haber verememişler. Doğum sancısı olduğu zaman annem” Elbey’e haber vermeyin, O evlenecek yaşta ben hamile olduğumu söyleyemem” demiş. Ama ben biliyor ve bana haber verilmesini istiyordum, vermemişler. Babam alıp hastaneye götürmüş, albümin denilen bir hastalık yüzündende erkek bir çocuk doğururken kendisi ölmüş, çocukta peşinden ölmüş, yani anneme helikopterde çocuğu zor vermiştim ya aynen öyle ölmüş. Babamlar Gemerek’te bende oraya gittim. Yine yıllar önceki tablo babam kardeşlerime bir tava da yumurta kırmış, yanında bir pide yemek yiyorlar. BEYİM gel dedi ama hepimizi bir ağıt figan aldı. Bana neden haber vermediniz? Oğlum benim derdim bana yeter n’olur sorma deyince ne yapabilirdim ki… Bahtsız anneme ne yapabildim ki… Dertlerin en alasını görmüş, bir gün olsun gülmemiş, bir insan incitmemiş udu ile yoksulluklar arasında çekmiş gitmiş anneme ağlamaktan başka ne yapabilirdim ki…
Annem hep “oğlum ben erken ölürüm, ama babanız evlenir, karşı çıkmayın, kızımı da analık eline bırakmayın” derdi… Babam da annemi hiç yanıltmadı ve evlendi. O yaz bitti okuluma döndüm. Bekâr evimde ilk yattığım akşamdı… Annem tekrar rüyama girdi. Rüyamda;
- Anne ben Aydın’a gidiyorum, Elini öpeyim, hoşça kal diyorum. Annem hiç yüz vermiyor, ters davranıyor. Hâlbuki bana hiç kıyamaz. Hiç böyle davranmaz. Tekrar deniyorum tavrı aynı. Beni o gece uyutmadı. Ertesi sabah kalktım babamı-Rasim amcamı aradım. Annemin bir vasiyetimi vardı? Beni rüyamda tersliyor, diye sordum. Amcam bana annen kızı analık eline bırakmasın diye Kayseri’den yanında yatan bir hastaya söylemiş. Adresi şu, git o kadınla konuş, dedi. Bende sınavlar bitince on günlük arada o kadını buldum. Kadın gecekondu mahallesinde oturuyor. Yaşlıca güler yüzlü bir ana; beni görür görmez; Sen Elbey misin? Dedi ve boynuma sarıldı. Sen Hatice bacımın oğlusun. Anan bana, o gelir seni bulur dediydi. Senin anan bilge bir kadındı yavrum. Ölmeden bir gün önce, Ben yarın ölürüm. Elbeyim öğretmen O’na söyle, babası evlenir hiç karışmasın, ama kızımı analık eline koymasın, dedi. Ağlayarak ben böyle bir kadınla aynı odaya düştüğüme çok sevindim yavrum, anan ermiş biriydi. Doğuma gitti, albümin varmış, kendi öldü, az sonra da erkek bir çocuk oldu, o da ölmüş, diyerek ağlaştık birlikte.
- Babam annemi hastaneye yatırıyor. Bir ilaç istiyorlar o ilacı buluyor ve doktorlara veriyor. Ancak doktorlar o ilacı acil bir hastaya yapıyorlar. Anneme kullanılmayan o ilaç sonra lazım oluyor ama alacak kimse yok. Annem ölüyor. Babam silahı çekip hastaneyi birbirine katıyorsa da nafile, giden gelmiyor.
- Fatma teyzem annemi anlattıkça ben ağlamaktan kendimi alamadım. Annem Fatma teyzeye de anlatmış, mübarek bir günde öleceğini söylemiş ve Ramazan ayının girdiği Cuma günü vefat etti. Fatma teyzemi anne yerine koyduğumu söyleyip ağlaşarak vedalaştık. Babam Sızır kasabasında gece bekçisi, analıkla çocuklar geçinemiyor diye sürekli mektup yazıyordu… Ekber Gemerek Sanat Okulu sınavına girmiş kazanamamış, Suzan lise birde babam-analığım çocuklardan şikayetçi. Çocukları götüreceğimi söyledim. Babam; oğlum sen bekârsın, bunlara nasıl bakacaksın? Dediyse de aldım çocukları gittim ÇİNE’ye. Aynı gün Sanat okulunun kayıtları son gündü. Kontenjandan Ekber'i Elektrik bölümüne kayıt ettirdim. Ve o akşam kardeşlerimle ilk gecemizdi. Annem rüyamda beni sabahlara kadar öptü, gülücükler dağıttı bana. Annemi bir daha rüyamda göremedim. Bende şöyle bir inanç oluştu, ne zaman kardeşlerime görevimi yapmaz isem annem rüyalarımda bana görünecek. Ana gibi yar, KARAÖZÜ gibi diyar olmaz. Bizim yöremizin annelerinin hepsini selamlıyor. Ölenlere de IŞIKLAR İÇİNDE UYUSUNLAR diyorum. Evet ben ANNEMİ ÇOK ÖZLEDİM.
Vedat TATAR Milletvekili Danışmanı
31 Mart 2006 cuma
Yıl 1979. Ebulhayır köyünde öğretmenlik yapıyordum. Öğretmen arkadaşlar;
—Haydin Alamettin’e gidelim. Oradaki arkadaşları ziyaret edelim dediler.
Ben, Bekir Taşdemir, Turan GER, Mehmet DEMİRBİLEK, Ahmet SARAÇ geze geze Alamettin’e gittik. Arkadaşları ziyaret ettik. Biraz voleybol oynadık. Bekir TAŞDEMİR;
—Gelin Muharrem Koca’yı ziyaret edelim. Hoş sohbettir. Bir çayını içelim. Göreceksiniz memnun olacaksınız. Dedi
Topluca Muharrem Koca’nın evine vardık. Gerçekten adam bizi hoş karşılayıp, buyur etti. Oturduk. Muharrem Koca;
—Kızım hocalarıma kahve yap. Köpüklü ve şirelice olsun dedi.
Hal hatırdan sonra laf sohbete dönüşünce Bekir TAŞDEMİR;
—Muharrem Emmi şu tütün hikâyesini çeksen de (anlatsan da) dinlesek deyince.
Muharrem Koca;
— Bak ülen bastırmacının oğlu! İçinizde kızılbaş vardır da, sonra beni faka bastırırsın dedi. Bekir TAŞDEMİR bana göz etti. Ben zaten durumu hemen kavramıştım. Bekir TAŞDEMİR;
—Yok! İnan yok! dedi.
Muharrem koca;
—İnanayım mı? Ne dersiniz hocalarım? Deyince
—İnan Muharrem Amca diye topluca söylendiler.
Muharrem koca;
—Günah benden getti. Yıllar önceydi. Kaçakçı kaçak tütünü evime getirir, benim aracılığımla satardı. Yine bir gece bizdeydi. Nasıl olduysa evimi bastılar. Benimle kaçakçıyı alıp yola koyuldular. O zaman kazamız Şarkışla’ydı. Ülen hocalarım! Bakın şu feleğin işine ki… Sanki piyango çarpmış gibi Kaymakam kızıllbaş, karakol komutanı Kızılbaş, savcı Kızılbaş, nüfus müdürü Kızılbaş, yanı ya kocaman kaza dolmuş kızılbaşla… Ben hem yürüyor, hem de kurtulmanın yollarını düşünüyordum. Bir şimşek çaktı beynimde. Kazaya varınca ben Karaözülüyüm. Orada misafirdim. Beni de getirdiler diyeyim dedim. Kazaya varınca ilk ifade yerimiz karakoldu. Girer girmez; Komutan ben Karaözülüyüm. Orada misafirdim. Der demez komutan manyatolu telefonu çevirip;
—Kaymakam bey! Bir de Karaözülü var. Alamettin’de misafirmiş. O’nuda getirdiler dedi. Sonra bana;
—Sen doğru Kaymakam Bey’in makamına gideceksin. Haydi, hemşerim dedi. Ben kaymakam beyin odasına varınca. Bekçi;
—Geç kaymakam bey seni bekliyor dedi.
Kapıyı çaldım. Kaymakam bey içeriden;
—Gel! Gel bakalım dedi.
İçeriye girdim. Kaymakam bey;
—Hoş geldin! Buyur otur bakalım! dedi.
Oturdum. Ama hocalarım! İnanın evimdeyim gibi ferahladım, şöyle bir gerindim koltuğa. Neredeyse uzun kös yatasım geldi.
Kaymakam Bey;
—Ne içersin? Söyle çekinme dedi.
—Çay Kaymakam Bey. dedim.
Kaymakam bey zile bastı. İçeri giren bekçiye;
—İki köpüklü kahve dedi. Bekçi çıktı. Bana;
—Adın ne? Dedi.
—Muharrem dedim.
—Adın da güzelmiş! Rahat ol! Çekinme dedi.
Kahveyi içtik. Beni kapıya kadar da uğurladı. İşte Hocalarım! Bayırın Kızılbaşlarını böylecene kandırdım, dedi.
Tüm arkadaşlar bana bakışıp, bıyık altından gülüşürken, Bekir Taşdemir;
-Hoşça kal Muharrem emmi deyip, tokalaşıp, çabucak çıktı. Ben kasıtlı en sona kaldım. Muharrem Koca’nın eline uzanırken;
Ben pirim ile kaldım baş başa,
Öptüm ellerini dedi; “Çok yaşa!”
Dedi; “Sarhoş musun?” dedim ki; “Hâşâ!..,
Postu meyhaneye serenlerdenim”
Aşkın kitabını eyledim ezber,
Ben ne bir uluyum, ne de peygamber,
Darılmam desen de; “Miskin, derbeder!”
Her şeyi hoş gören erenlerdenim.
Dedim. Muharrem koca eğildi ayaklarıma;
—Affet hocam! Bağışla! Ben bir bok yedim. N’olur bağışla! Beni bastırmacının oğlu faka bastırdı. Kölen olam affet! Dedi. Ellerime yüzünü sürüyor, kendi kendini yiyordu.
—Üzülme Muharrem Amca! Gönlünü hoş tut, sakın utanmayasın! Tamam mı? Dedim.
Muharrem Koca;
—Ne demek sayın hocam! Ben öldüm. Emin ol çok yaşayamam. Ulan bastırmacının oğlu alacağın olsun öbür dünyada… Vah vah! dedi.
Çıktım dışarı. Muharrem koca arkamdan;
—Hoca! Bana bak hoca! Hakkını helal et! Nolur bağışladığını söyle! Diye söyleniyordu.
—Ben bağışladığımı söyledim. Müsterih ol! Hiç üzülme! Dedim.
Gerçekten de Muharrem koca, iki ya da üç gün sonra vefat etmiş. Çok sonra öğrendim vefatını. Tanrı rahmet eylesin…
Kızılbaşlar öbür dünyada da koltuk çıkarlar inşallah!...
Mustafa KILIÇ’ın yaşanmış olaylar arşivinden.
Yıl 1953. rahmetli babam koyun çobanı durmuştu. Süloğ’un Hüseyin Çakmak’ta öbür sürünün çobanıydı.
Yaz dinlencesinde yardımcı oluyordum. Büyükyazı’da ırmak kıyısında sürüler yan yana öğle yatağında yatıyorlardı. Annem ikisinin de azığını getirdi. Sofra açıldı. Yemek; kesme katıklı mantıyıdı. Yazın sıcağında gerçekten hatırı sayılan yemekti. Yemeye başladık. Bu sırada çıtlığın biri yemeğin içine düştü. Hüseyin dayı kaşığıyla alıp attı. Derken biri daha biri daha düştü yemeğin içine. Babam;
—Hüseyin senden korkmadılar. Onların hakkından anca Teke Bekir gelir deyip kaşığını hızla yemeğe daldırırken;
—Topla lan bacaklarını deyip alıp ağzına attı.
Hüseyin dayı kenara çekilip;
—Bekir Dayı ben doydum. Size yarasın dedi.
Babam;
—Ulan yeğen mantı kıymalı. Bak pişman olursun. Gel yee dediyse de Hüseyin dayı yemedi. Amaaa öğürüp durdu. Sanki içi dışına çıkıyordu.
Mustafa KILIÇ (Yaşanmış olaylar albümünden)
Dokuz on yaşlarındayım. Tatil için Karaözü'ye gittik. Kasaba halkını çok tanımıyorum. İsimlerini duyuyorum ama kim kimdir pek çıkaramıyorum.
Annem ve babam her zaman öğütlüyor. Kimseye lakapları ile hitap etmeyin, yanlış olur diyorlar.
Bir gün annem "Elif dazana ekmek pişirmeye gidiyorum" diyor ve bizi evde bırakarak gidiyor. Çok zaman geçmeden yaşlı bir teyze eve geliyor ve "Gurban olduğum Hapa nerde" diyor. Ben de "Elif dazaya gitti" diyorum. Teyzem diyor ki "Hangi Elif dazan gızım". Yanıt vereceğim ama benim bildiğim üç elif daza var; Deli Elif, Gantar Elif, Kör Elif. Annemin hangisine gittiğini bilmiyorum. Çocuk aklımla birini söyleyeyim başımdan salayım düşüncesiyle "Gantar Elif" diyorum.
Teyzem sinirleniyor ki hem de nasıl. Başlıyor saymaya. "Oy babayın ağzına sı..... Gantar Elif diyenler çok boh..u yedi ya biraz da sen ye" diyor. Söylenerek çekip gidiyor.
Her ne kadar Er lağabıyla anılır deseler de o günden sonra mecbur kalmadıkça lakap kullanmamaya özen gösteriyorum.
Ayşe Özerdem Çolakgil
Yöremiz İnsanlarının torunlarına anlatacağı daha pek çok değerleri var. Atalarımızla ne kadar gurur duysak azdır. İşte bizler tarih yazan bu insanların çocukları, torunlarıyız. Gurur duyacağımız öykülerimizi hep birlikte derlerken, bir taraftan da övünülecek yeni öyküler oluşturalım mı? Ne dersiniz?



