skip to content

     karaozu.com  karaozu.com  karaozu.com  karaozu.com  
 
KARAÖZÜ BELEDİYESİ İLETİŞİM BİLGİLERİ
 
BELEDİYE SİTE ADRESİ
karaozu.bel.tr
BELEDİYE HESAP NO    32373359-5001     ZİRAAT BANKASI     SARIOĞLAN ŞUBESİ
SANTRAL 
0352 814 60 03
SAĞLIK OCAĞI
0352 814 61 66
KARAKOL
0352 814 60 01
PTT
0352 814 60 20
TARIM KREDİ KOOP
0352 814 60 06
TELEFON ARIZA
444 14 44
ELEKTRİK ARIZA
444 71 86
GAZİPAŞA MH. MUHT.
TurgayŞen Bağcı
0352 814 62 02
MUSTAFA KEMAL PAŞA MUHT.
Yasin Kaya
0352 814 66 14
İLKÖĞRETİM OKULU  
0352 814 60 05
LİSE   
0352 814 60 04
SARIOĞLAN İLÇESİ BİLGİLERİ
TAPU SİCİL MDR'LÜĞÜ
0352 811 20 18
MAL MÜDÜRLÜĞÜ
0352 811 20 53
NÜFUS MÜDÜRLÜĞÜ 0352 811 21 91
ADLİYE 0352 811 27 38
İLÇE SAĞLIK OCAĞI 0352 811 20 29
İLÇE TARIM MDR'LÜĞÜ
0352 811 20 23
 
 
 
  KARAÖZÜ'DE ESKİ YAŞAM
Sizlerden gelen bilgiler ışığında Karaözü’nün çok değil 50 - 60 yıl kadar öncesine dönelim.
 
Eskiden Karaözü'de herkes kendi tarlası, bağı, bahçesi, hayvanları ile uğraşırmış. Tarlayı herg etmek, tohum ekmek, çüt sürmek, tırpanla ekin biçmek, biçilen ekini harmana getirip yığın etmek, düven sürmek, hayvan otlatmak gibi ağır işleri yapmak ve aileyi korumak erkeklerin işi olduğu için erkek çocuk çok değerliymiş. Soyadlarını erkek çocukların devam ettiriyor olma düşüncesi değerlerini biraz daha artırmış. Soy ağacı ile ilgili ilk çalışmalarda kızların adı bile yazılmamış. Zaten İlk başlarda soyadı diye bir şey yokmuş. Aynı isimden çok fazla insan olmaya başlayınca, bahsederken karışmasın diye kişilere lakap takar ve lakapları ile anar olmuşlar. Bazı lakapların hoş olmaması nedeniyle “Er lağabıyla anılır” “Yiğit lağabıyla anılır” diyerek lakapları olanların gönüllerini almayı da bilmişler. Her aileye bir soy isim verilmesi kanunen gerekli olduğu dönemlerde kimileri kendi istediklerini alırken kimilerine nüfus memuru soyadlarını kendisi vermiş. Zaman geçtikçe soy isimlerini beğenmeyen ailelerin çocukları ki bunların içerisinde bizim Özerdemler’de var mahkeme kararı ile soyadlarını değiştirmeye başlamışlar.  Böyle olunca bazılarının soyları farklı isimlerle devam eder olmuş.
 
Baba malı kız çocuklarına verilmezmiş. Kız çocuklarının kıymeti meslek sahibi olup, ana babalarına maddi manevi destek olmaya başladıkları andan itibaren bilinmeye başlanmış. Baba malı alamayan kızlar kendileri ya da çocukları okuyup bilinçlendikçe haklarını ister, alamazlarsa mahkemelere başvurur olmuşlar. Bu sebeple üç nesilden beri mahkemesi devam eden ama hala paylaşılamayan yerler vardır. Hâlbuki onların deyimleri ile zamanında kızlara birer evlek yer verilseydi bugün torunlar bu sorunları yaşamayacaktı. Şimdi kızlara mal verilmeye başlanıldı ama bu seferde kardeşler arası anlaşmazlık nedeniyle paylaşılamayan malların ve terk edilmiş eski evlerin sayısı epey arttı.  

Köyde kıtlık olduğu dönemlerde fakir ailelerin bazı fertleri kış geldiğinde yorganlarını sırtlarına vurur yola düşerler, para kazanmak için mevsimlik işçi olarak Adana'ya giderlermiş. O zamanlar araç olmadığı için bazılarının yayan gittikleri söyleniyor. Kışın Adana’da biriktirdikleri parayı yaz aylarında Karaözü’de yerlermiş. Yaz aylarında ise köydeki işleri ile uğraşırlarmış.  Köyün Siddili mahle diye anılan kavgaları ile meşhur mahallesinin adının Adana’dan geldiği sanılmaktadır. Adana’da Pazar kurulan yerin adının Sittili olduğu, köyümüzdeki adı geçen mahalledeki bağrışmalar, kavgalar sırasındaki gürültüyü Adana’daki Sittili pazarındaki bağırtı çağırtılara benzeten birinin muhtemelen “Ne yapıyorsunuz Sittili mahallesine döndünüz” dediği ve bu mahallenin adının bundan sonra böyle anılmaya başlanıldığı düşünülmektedir.
 
KARAÖZÜ’YÜ DİNLİYORUM
Karaözü’yü dinliyorum gözlerim kapalı
Bir çıngar kopuyor erken saatlerde
Kiminin taş kiminin değnek elinde
İşte yine kavga çıktı Siddili’de
İzle sinema, izle tiyatro niyetine.
 
Karaözü’yü dinliyorum gözlerim kapalı
Önce sataşmalar var usulden
Kıyametin kopacağı göründü ufuktan
Taşlar sopalar havalarda uçuşan
Hepside cesur, yok kavgadan kaçan.
 
Karaözü’yü dinliyorum gözlerim kapalı
Çoluk, çocuk, kadın, kız birbirine girdi
Ali amcam Hasan dayıya küreği indirdi
Hasan dayı “ulan ayı ben aracıyım” dedi
Ali amcam çaresiz özür diledi.
 
Karaözü’yü dinliyorum gözlerim kapalı
Bunun üzerine herkesi aldı bir gülme
Kürek kaldı Ali amcamın elinde
Döğüş bitti herkes gitti evine
Bu köyün kavgası bile güzel be!
 
Karaözü’yü dinliyorum gözlerim kapalı
Hediye dazam kavgalarda başrolde
Birkaç da fedai var onun peşinde
Sebebini öğrensen gülersin belki de
Kavgasız gün geçmez bizim siddili’de.
 
Karaözü’yü dinliyorum gözlerim kapalı
Hazırlıklar tamam el tetikte duruyor
Çanlar çıkacak savaş için vuruyor
Ben şunu anladım ki
Bunlar hal hatırı kavga ile soruyor.
 
Sayim DALAK
Karaözü / Şahruh dergisinden alınmıştır.
 
YAŞAMADAN ÖLDÜLER
Avara Fatma, Hediye, Oruç varidi
O mahalle bu üçüne dar idi
Bekdeş desen taksilere yar idi
O garipler yaşamadan öldüler.
 
Hasan TATAR (büyüklerimiz ile ilgili 17 kıtalık şiirin sadece bir kıtası). 
 
Pek çok işi mevsimlik işçi olarak gittikleri Adana’dan görüp öğrenmişler. Kasaba dışına çalışmaya ya da askerlik amacıyla gidenler kasabamıza döndüklerinde öğrendiklerini köyümüzde uygulamaya çalışmışlar. Buğday ekmeye, ağaç dikmeye de böyle başlanılmış. 
 
Dede, ebe, Ağa, aba, ailenin oğullarının hepsi, oğulların eşleri, çocukları kısacası ailenin bütün fertleri genellikle bir evde yaşarlarmış. Geçinemeyen ailelerin çocukları varlıklı aileler tarafından Azap tutulur, kimi karın tokluğuna kimi ufak bir ücretle uygun işlerde çalıştırılır ve azaplar da aile ile birlikte yaşarmış.
 
Aile fertleri uyumadan önce bir sonraki gün yapılması gereken işleri aralarında paylaşır ve bilhassa büyükler sabahın köründe daha hava ağarmadan uyanırlarmış. “Er kalkan yol alır er evlenen döl alır” atasözünü doğrularcasına hava ışımadan işe koyulurlarmış. Akşamdan kararlaştırılan şekilde herkes kendi işini yapmaya koyulurmuş. Kimi tarlaya, kimi bağa, kimi mal yaymaya, kimi dana gütmeye gider kadınlardan biri ki bu genellikle kaynana veya emzikli çocuğu olanlardan sadece bir tanesi yemek ve diğer işleri yapmak için evde kalırmış. Emzikli çocukları olan diğer anneler çocuklarını beşikleri ile birlikte sırtlarına sarar ve öbürleri ile birlikte çalışmaya giderlermiş.
 
Beşik sırtta tarlalara giderdik
Sarı ısıcakta orak biçerdik
Pilavlık bulgurun taşın seçerdik
Karaözü’de yaşam böyle be dostum
Metin BAĞCI (Geçmişten Geleceğe isimli şiirden alınmıştır)
 
Evin dışında yapılması gereken işleri üstlenenler; kahvaltılıklarını ve tarlada kullanacakları malzemeleri yanlarına alır hava ışımadan, Güneş ortalığı ısıtmadan gidecekleri bağa, tarlaya ulaşmak üzere yola koyulurlarmış.

Varlıklı ailelerin eşekleri varmış. Eşekler ise genellikle öğlen azık taşımak ya da yük taşımak için kullanılırmış. Eşeğe binmek lüksmüş. 
 
Bağ, bahçe, tarlalar köyün dışında ve uzaktaymış. Köyün içerisindeki evler birbirlerine bitişik olup bahçeleri yokmuş ve bu nedenledir ki köyün içinde bir tane bile meyve ağacı bulunmazmış.
 
Sonbaharda ise ekini olgunlaşan ve biçilmesi yakın olan aileler geç saatlere kadar çalışmak, kalkar kalkmaz işe başlamak, yol uzun olduğu için yürüyerek zaman kaybetmemek ve kış gelmeden ekini kaldırmak için genellikle tarlada yatarlarmış.

Karayazı’dan Tırpan ile biçilen ekin Düven ile sürülüp saplarından ayrılıncaya kadar geçen süre boyunca Harman denilen meydanda yığınlar halinde bekletilir, bu işlemler yapılırken ise günlerce harman yerinde kalırlarmış. Biçilen ekinler harmanlara getirilirmiş. Buğdayı sap ve samandan ayırmak için rüzgara ihtiyaç varmış. Eylül ayının sonlarına doğru rüzgar kesilir ve bu döneme sağır ayı derlermiş. Sağır ayı gelmeden buğdayın savrulması gerekirmiş. Aksi takdirde savrulması gecikir, rüzgâr olmayınca savrulamayan buğdaylar sürülmüş hali ile harmanda kalır ve yağmurlar başlayınca da malağma tekrar yeşermeye başlarmış. Bu nedenledir ki “Rüzgâr eser iken harmanın savur” derler ve rüzgârı buldular mı sabaha kadar buğday savururlarmış. 
 
Kaldıkları müddetçe üst baş değiştirmek banyo yapmak yokmuş. Yine böyle bir dönemde babannem Ede’nin gızı Ayşe’nin beline bağladığı kuşağın içerisine yerleşen bir buğday tanesinin yeşerdiği söylenilir. Ne kadar süre ile üst baş yıkanmadıysa varın siz düşünün.
 
KARAYAZI
 
Öküz yaşlı, kağnı kırık, yük ağır,
Sap nasıl gelecek Karayazı'dan?
Omuz ver arkadan bağır ha bağır,
Sap nasıl gelecek Karayazı'dan?
 
Ağpınar'da mola versen bir soluk,
Sızlar tabanların geçmez yorgunluk,
Ağiniş'te iş zor, ter oluk oluk,
Sap nasıl gelecek Karayazı'dan?
 
İnersin derede taş var, kaya var,
Öküze hooo desen mazıyı kırar,
Kağnı devrilirse ne işe yarar?
Sap nasıl gelecek Karayazı'dan?
 
Daha Göl’e çok var güneş dorukta,
Kara öküz durmaz boyundurukta,
Bin bir risk alırsın bu yolculukta,
Sap nasıl gelecek Karayazı'dan?
 
Köye kavuşunca umutlanırsın,
Hiç değilse insanları tanırsın,
Demek sen bu işi kolay sanırsın,
Sap nasıl gelecek Karayazı'dan?
 
Küçük köprü şükür kaldı geride,
Lakin esas bayır az ileride,
Şahruh'a yaklaştın peki iyi de,
Sap nasıl gelecek Karayazı'dan?
 
Ordubeleni'ne geldin dayandın,
Buradan çıkmayı kolay mı sandın,
Bilirim ki tatlı candan usandın,
Sap nasıl gelecek Karayazı'dan?
 
Şükür ki sonunda ulaştın Göl’e,
Kazasız, belasız düşmeden dile,
Hadi durma seferini ikile,
Sap nasıl gelecek Karayazı'dan?
 
Nevzat ERDOĞAN
 
O zaman saat yokmuş. Güneş ve yıldızlara bakarak zamanı belirlemeye çalışırlarmış. KERVANKIRAN Gece saat dokuz gibi doğar yaklaşık beş saat sonra batarmış. Altı saat sonra saat üç gibi ise TANYILDIZI doğarmış. Bu iki yıldız da diğerlerine nazaran daha iri ve parlakmış. İkisi de tek başlarına dururlarmış. Birbirlerine çok benzeyen bu iki yıldızın doğdukları saatler farklıymış. İnsanlar eğer bu zaman dilimini ayarlayamazlarsa bu iki yıldızı karıştırırlar ve bu karışıklık onlara çok pahalıya mal olurmuş. Bu konuda kısacık iki hikâyeyi aktarayım.
 
Kervan gelmiş mola yerinde yatmış. Uyandıklarında ŞAFAKYILDIZI sandıkları KERVANKIRAN'ı görür görmez şafak yaklaştı, hava birazdan aydınlanır düşüncesi ile yola çıkmışlar.  Mevsim soğuk bir sonbaharmış. Kılavuzun talimatı ile bütün kervan yola koyulmuş ancak git git hava aydınlanmıyormuş. Bir müddet sonra mevsim gereği hava iyice bozulmuş. Karanlıkta yollarını bulamaz olmuşlar. Kervan iyice yorulmuş ama sabaha az kaldı düşüncesi ile mola vermek istememişler. Zaten her aklınıza gelen yerde mola verilmezmiş, eşkıyadan korunmak için güvenli bir yer bulmak lazımmış. Hem kervanın devrilmesi tekrar yüklenmesi epey zaman alırmış. Zaman geçtikçe perişan olmaya başlamışlar. Bir müddet sonra kervanda ne varsa perişanlıktan mahvolmuş, kırılmış, dökülmüş. Deve, at, insanlar tek tek ölmüşler. O nedenle bu yıldıza KERVANKIRAN denildiği anlatılmaktadır.
 
Karaözülü Ahmet Usta’nın da başına böyle bir olay gelmiş. Ahmet usta uyanır, Şafakyıldızı sandığı Kervankıran’ı görür ve uyandırdığı eşleri ile birlikte Karaözü’deki evinden Ortatepe’ye deste yığmak üzere yola çıkarlar. O dönem isteyen birden fazla eş alabiliyormuş. Bazen de ölen kardeşlerin eşleri başkalarına muhtaç olmasın diye sağ kalan kardeşlere verilirmiş. Sonrasını Hürü bibi (Huriye Doğanay)’den dinleyelim: “Sabahleyin biz yeni galhmıştıh. Ben gapıyı süpürürken bir de bahtım ki Ahmet Usta’nın garıları Gülfidan, Dudu, Zöhre bacıların üçü de geliyler. Nerden geliyniz? diye sordum. Heç sorma, Herif bizi ışıdı diye deste yığmaya götürdü, desteyi yığdıh bitirdik dışarı ışımadı. Sabaha gadar yığının içinde yattıh. Meğer bizim herif ahşam bir saat uyuyunca Kervangıran’ı görüp Şafahyıldızı sanmış, sabah oldu diye hepimizi yola vurmuş” dediler diye anlatmıştı.
 
Çalışmaya gidenler kahfaltıyı alır gidermiş. Sabah kahvaltıya yoğurt, yeşil soğan, ot götürürler yufka ekmekle yerlermiş. Ayranı bile bulamayanlar ise tuz, biber, kurutulmuş narpız (yabani nane), anıh, ireyhan, kekikten oluşan kokulu otları karıştırır yufka ekmeğe dürer yaş kaysı ile yerlermiş. Başka ne yerdiniz diye sorduğumda başka bir şey yoktu ki dediler. İnanılmaz gibi gelse de “Ayranı yoh içmeye tahtirevanla gider sıçmaya” ata sözünden de anlaşıldığı gibi ayranı olmayan ve atasözlerine konu olan aileler de mevcutmuş. Evde kahvaltı yaparken tereyağı, yumurta ve yufka ekmekle ovmaç yapanlarda olurmuş. Ovmaç soğan, peynir, çökelik ile birlikte yufka ekmek içerisine dürülerek yenilirmiş. Daha sonraları biber, domates yetiştirir olmuşlar. Yeşil biberleri yağda kızartır içerisine domates doğrar pişirir ve yerlermiş.

Az ya da çok hemen hemen herkesin koyunları ve inekleri olurmuş. Koyunlar ve inekler yazın sürüler halinde çobanlar tarafından yayılıyor, Yaz boyunca koyunlar dağlarda kalıyor inekler ise her akşam eve dönüyorlarmış. Çoban inekleri köyün girişine bırakıyor inekler kendi kendilerine evlerinin yolunu buluyorlarmış. Bazı inekler ise yolda sağa sola sapıp eve gelmiyor ya da geç geliyormuş. Bizim köylü bu durumdan da bir atasözü çıkarmış. “Bizim inek eve gelecek ya mahlenin piçleri halına goysa” demişler.
Sağıcı kadınlar koyunların indiği yere yani çobanın koyunları sulamak için indirdiği yere giderek öğlen saatlerinde koyunlarını sağıyormuş. Kışın ise hayvanların hepsi ahırlarda kalıyormuş.
Öğlen vakti Suçatı’na inerdik 
Koyunları sağar, bazen enerdik
Bazen kurtlar bazen ise biz yerdik
Hayat böyle idi bizim dönemde.
 
Sürülerde koyun kuzu emişir 
Kurt daldı mı koyun köye yetişir
Mındar olmasın diye herkes üleşir
Hayat böyle idi bizim dönemde.
AÖÇ (Hayat böyle idi bizim dönemde adlı şiirden alınmıştır)
 
Evde kalan kadınlar tarlaya gönderilmek üzere azıh hazırlar ve diğer öğünler için bir gün bulgur pilavı bir gün ayranlı çorba gönderirmiş.  Yoğurdu Yayıh’ta yayarlar, ayran akmasın diye torbanın içine bir kaşık yağurt atar torbanın gözeneklerini kapatacak şekilde her tarafına sürerler sonra içine ayran doldururlar öğle vakti tarlaya gönderirlermiş. Tarlalara içme suyu Çam bardaklarla gidermiş. Suyu aksın, tarlaya gidinceye kadar katılaşsın diye Ayran torbasını bardağın boğazına asarlarmış.
Yemek vakti süzülmüş yoğurdu Tas içerisine koyar özerler (biraz sulandırırlar) ekmekle yerlermiş. Yoğurdu bulan götürürmüş bulamayan tarladan ot çöp toplar yermiş. Yoğurt olmadığı zamanlar kuru siyah üzümü tahtanın üzerinde oklava ile ezer macun kıvamına getirirler, tarlaya götürür sulandırır, ekmekle yerlermiş.
 
Günlerden bir gün Kel Ali anası Tekeci İsmihan ile birlikte tarlaya çalışmaya gitmiş. Epey bir çalıştıktan sonra karınları açıkmış. Oğul anasına  "Ana azıh yoh mu?" demiş. Anası "Azığı unuttuh, azığa ne gerek, Dağ Tarla'da hardal Göl’de tuz bas bas ye Ali'm bas bas ye" demiş. O günlerde herkes taştan topraktan rızkını çıkarıyormuş. Şimdi biz olsak hangi otların yenildiğini bile bilemeyiz.

Yoğurdu yoğurt olarak değil de niye ayran olarak gönderiyorlar derseniz: Beş on gün taze yoğurt biriktirir, Yayıh ile yayar, yağını alır günlük kullanırlarmış. Yoğurdun yüzünü ise  İlkbahardan Sonbahara kadar deride biriktirir, Güz’ün biriken yoğurt yüzünü yayarlar, yağını alır tuzlar ve Külek içine basarlarmış. Kışın altı ay Külek içerisine basılmış yağ ile idare edilirmiş. Yoğurtları yaymak için Yayıh yaparlarmış. Keçe Dede (Mustafa Doğanay) çamdan tek parça olarak yapar, içini özel Yayıh oyacağı ile oyar, tabanına kestiği tek parça yuvarlak tahtayı yerleştirirmiş. Daha sonraları tahta parçaları yan yana koyup iki yerinden metallerle bağlayarak yapılmaya başlanılmış. Yayıhları, Yayıh Fişeği denilen, uzun bir sapı ve sapın ucunda yuvarlak tahta parçası olan aletle yayarlarmış. 
 
Peynir, tereyağı basılırdı küleğe 
Kümesde tavuklar tünerdi tüneğe
Ahmın dökülürdü kapı önündeki peğe
Hayat böyle idi bizim dönemde.
AÖÇ (Hayat böyle idi bizim dönemde adlı şiirden alınmıştır)
 
Yağı alındıktan sora geriye kalan Ayran kısmını börtletir (kaynatırlar) çökertir çökelik yaparlarmış. Çökeliği süzdürür Tuluh’lara basarlarmış. Tuluh; Kuzular kesilince derileri zedelenmeden çıkarılır, terbiye edilir, içi temizlenir ama dışındaki yünleri yolunmadan kurutulurmuş. Ayaklarının çıktığı yerler ve boğaz kısmı dikilirmiş. Çökelikler bu terbiye edilmiş ve kurutulmuş Tuluh’ların içerisine basılırmış. Yere kuyu eşerler içine Purkaya’dan toprak getirirler, Kuyunun içine toprağı, toprağın içine çökelik dolu tuluğu koyarlar, etrafını o toprakla kapatırlarmış. Yiyecekleri zaman tuluğun ağzını açarlar, çökeliği günlük çıkarır ve yerlermiş. Tuluklar boşalınca yıkar, kurutur, gelecek sene tekrar kullanılmak üzere kaldırırlarmış.
 
Çevre köylerden birisi çökeliği yufka ekmeğe dürmüş ve yemeye başlamış. Çökelik yağsız, kuru olduğu için yutmakta zorlanmış. Başlamış kendi kendine çökelikle konuşmaya ve Çökeliğe  “senin dibine subaşında dıhmalı” demiş.
 
Yağı alınan ayranı süzdürür tekrar yoğurt yaparlar, bu yoğurtla da tarhana yaparlarmış. Bu süzülen yoğurdu önceden haşladıkları yarma, nohut, fasulye ile karıştırır tuz atar, küpe koyarlarmış. Küp yaza kadar evliğin içerisinde açıkta durur, içinden yeter miktarda alır suda karıştırarak pişirir çorba olarak yerlermiş. Dağdan topladıkları anıh kurutulur ve pişirirken tarhana içerisine atılırmış.
 
Fasulye, Bulgur, nohut, mercimekler 
Bunlardan yapılırdı bütün yemekler
Artanını dökmezdik yerdi inekler
Hayat böyle idi bizim dönemde.
AÖÇ (Hayat böyle idi bizim dönemde adlı şiirden alınmıştır)
 
Kızartma yapmak için gerekli olan sıvı yağı ise IZGIN denilen bitkinin tohumundan çıkarırlarmış. İyi yapamazlarsa biraz acı olurmuş ama başka çareleri yokmuş.
 
Yemekleri genellikle yufka ekmeği banmak suretiyle yerlermiş. Becerebilenler ise tahtadan kaşık yaparlarmış.  Keçe dede (Mustafa Doğanay) güzel kaşık yaparmış.
 
Eşek varsa eşekle eşeği olmayanlar ise yürüyerek tarlaya azıh götürürlermiş. Taşıma için özel heybeler dokunur, malzemeler heybe içine konulurmuş. Eşek tek taşıma aracı imiş. Atı olanların sayısı ise azmış. Çok sonraları at arabaları ve kağnılar çıkmış.
 
Evde kalan Anneler kahvaltıdan önce inekleri sağar, malları sürüye katar, tavukları yemlerlermiş. Bu işi yaptıktan sonra ahırı temizler, bir gün önceden hayvanların altına attıkları Guruluhları çalı süpürgesi ile süpürürler ve ahmınlıklara dökerlermiş. Tavuklar yumurtlamış mı diye Musur’ların altına kadar her yere bakarlarmış. Toplanan yumurtaların bir kısmını yer bir kısmını daha sonra kullanmak üzere çürümesin diye külün içerisinde saklarlarmış.
 
Kahvaltıdan sonra evlik, kapı önü temizlenir, hayvanlar akşam yaş yerde yatmasın diye temizlenen ahırın içine guruluh dedikleri iri saman dökülürmüş.
 
Ahmınları taşıma işini GECGERE ile yaparlarmış. Guruluhlar açık havada kurumaya bırakılır, kışın gerek olduğunda ocaklarda yakılırmış. Büyük baş hayvanların dışkısının içerisine saman katılır, karıştırılır, kasnaklara dökülür ayaklarla çiğneyerek sıkıştırılırmış. Kasnağa tutmasın diye kasnağın içerisine su sürülürmüş. Sonra ters çevrilerek kasnaktan çıkarılması sağlanır ve bahçenin boş yerlerine yan yana dizilerek kurutulurmuş. Kuruyan tezekleri üst üste dizer, yağmurdan korumak için üzerini örterler ya da eğer müsait yerleri varsa kapalı bir yere alırlarmış. Kış boyunca yakacakları; odun, tezek, kalın bitki kökleri ve odunsu kurumuş bitkilermiş.
 
İnekleri sürülere katardık 
Dışgıları duvarlara çarpardık
Tezekleri bütün bir kış yakardık
Hayat böyle idi bizim dönemde.
AÖÇ (Hayat böyle idi bizim dönemde adlı şiirden alınmıştır)
 
Tarlamızdan kavun karpuz satardık
Üç kardeştik bir yatakta yatardık
Sobamızda kuru ahmın yakardık
Karaözü’de yaşam böyle be dostum
Metin BAĞCI (Geçmişten Geleceğe isimli şiirden alınmıştır)
 
Hayvan dışkıları sadece tezek yapımında değil gübre olarak ta kullanılırmış. Sadece hayvan dışkıları mı? Tuvaletler evin dışına yapılır, tuvalet ayakları yani biriken pislik üzerine kurtlanmasın diye kül dökülür, karıştırılır, güneşte kurutulur, kurutulanları gübre olarak kullanırlarmış.
 
ESKİ GÜNLER
 
Çocuktuk o zamanlar,
Yazları giderdik kasabamıza.
Evimiz, barkımız yoktu,
Babaannemde kalırdık.
Okullar tatilken, Eylül ayına kadar,
O sefil ortamdan bile,
Büyük bir zevk alırdık.
 
Ev bile değildi burası,
Kadir Çavuş’un kahvesinin arkası,
Tek göz bir yer,
Dükkâna açılır tahtalısı.
 
Yatağı yan sererdi annem,
Beş çocuk sığsın diye,
Yün ne gezer çaput, çul, kendir kilim,
Yorulurdum yatardım,
Sabah dayak yemiş gibi kalkardım,
Ağrırdı belim.
 
Kuşluk vakti,
Gün erişirken sabaha
Kalkardı babaannem,
Biz uyurken daha,
Bostana gider salatalık domates toplardı,
Buz gibi taze taze,
Doldururdu heybesini,
Üzerine iki dal da reyhan koyardı,
Geri geldiğinde saat yedi, sekiz,
Uyumaktayız hala biz.
Ortalık bir anda reyhan kokardı,
Eve girer girmez bağırırdı bize,
Duyunca gür sesini,
Ne mümkün daha yatmak,
Ayaktayız hepimiz.
 
Hemen toplanırdı ortalık,
Apar topar,
Ne yapsın zavallı annem,
Yoksa kıyamet kopar,
Öteberi hazırlar kahvaltılık,
Duru muru bir çay yapar.
Oturup sofraya bir şeyler yerdi çoluk çocuk,
Dağılırdı herkes giderdi bir yere,
Kimine bostan, kimine bağ, kimine dere.            
 
Birkaç sene sürdü bu perişanlık ve yokluk,
Biz her sene yaz geldimi,
Bu ortamı özlüyorduk,
Sefillik diz boyuydu ama,
Biz çocuk dünyamızda mutluyduk,
Ufak tefek işlerde anama,
Yardım ediyorduk.
Arkadaşlarla beraber, ırmağa gidiyorduk,
Bazen aç kalıyorduk eğerci bucağında,
Bazen mısır pişirip yiyorduk.
 
Sefildik perişandık beş paramız yoktu,
Fakat memnunduk halimizden,
Memnun olmasak bile,
Ne gelirdi elimizden?
 
Anılara kazındı o günler,
Acısıyla, sevinciyle,
Her birimiz büyüdük evlendik biriyle,
Her şeyimiz var ve sağlığımız yerinde,
Yine de özlüyorum o günleri,
Belki geri döneriz o eski çağlara,
Kim bilir,
Günün birinde.
 
Nevzat ERDOĞAN

Tarlalarda küçük yerler belleniyor, tarlalar ise öküzlerle sürülüyormuş. Öküzlerin iki tane olması gerekiyormuş ama bir öküz varsa yapacak tek şey ikinci öküzün yerine çifte koşulmakmış.  
Ekin tırpanlarla biçiliyor, tohumlar saplarından Düğen denilen öküzlerin çektiği aletle ayrılıyor, saplar ve tohumlar öküzlerin çektiği kağnılar ya da atların çektiği at arabaları ile evlere taşınıyormuş. Kağnı ya da at arabaları da belli evlerde varmış.
 
KAR YORGANLARI
Havalar soğudu kışlar gelecek
Gökleri bürüdü kar yorganları.
Dört yavrumuz bir yatağa girecek
Yüzü yoktur yırtık dar yorganları.
 
Fakir bu yokluğu nasıl atacak
Akşam olur yarım karın yatacak
Döşek kendir, yastık çuldan batacak
Uyuyamaz batar har yorganları.
 
Yıl tehlike hava soğuk azacak
Haçen yaz gelip de günler kızacak
Fakirin mezarın yokluk kazacak
Topraktan yapılmış var yorganları.
 
Çok çalıştım ama vermedi mabut
Ölürsem yapılmaz ağaçtan tabut
Belki bulamazlar ikarşın kaput
Sararlar döşüme kar yorganları.
 
Fakir halin şu âleme bildirir
Dost ağlatır düşmanların güldürür
Aşık Işık yokluk seni öldürür
O zaman yırtılır AR yorganları.
 
Aşık IŞIK (Hayatı ve şiirleri isimli kitabından alınmıştır)
 

                                 
          
 
   
 
 

 

Kaysılar yazın toplanır bir kısmı yaş yenir bir kısmı yarılmak suretiyle kurutulur, erikler ise yarılmadan çekirdeği ile kurutulur ve o şekilde hoşaf yapılırmış.

Güz mevsimi geldiğinde bağbozumu başlarmış.  Bağlarda önü açık bir oda görünümünde kerpiç ve taştan yapılan Huyma denilen bağ damları olur ve her şeyin olgunlaşmaya başladığı bu dönemlerde çocuklar gece gündüz bağ beklermiş. Mitil dedikleri yataklar bağlara taşınır ve onlarda yatılırmış. Elmalar, armutlar, üzümler ne varsa toplanır, toplanan üzümlerden pekmez yapılırmış. Pekmez yapmak için taaa Kaleköy’e giderken göç yolu denilen yerden ağ toprak getirilirmiş. Eğer bu toprağı koymazlarsa pekmez ekşi olurmuş. Şimdilerde üzüm kökünü yakmak suretiyle elde edilen külün tülbent içine sarılarak kaynamakta olan pekmezin içerisine konulduğu da söyleniyor. Şimdi bir anı anlatalım.

ACABA KİM
Yıl 1948. Mevsim güz (Sonbahar). Babamla annem bağda pekmez kaynatıyorlar, gece de bağda yatıyorlardı. Ben okul çıkışından sonra, akşama doğru onlara ekmek götürüyordum. Bir gün anneannemle birlikte götürdük ekmeği. Biraz yardımcı olduk. Gün batarken eve yürüdük. Eve geldiğimizde anahtarın bağda kaldığını fark ettik. Anneannem;
—Git anahtarı al gel dedi.
Ben bağa vardığımda ilk pekmez teşti inmişti.
Babam;
—İyi geldin babam. Şurdan bir tas iç dedi.
Ufak bakır tasla bir dolu içtim. Biraz konuştuk falan derken hava iyice kararmıştı. Ay doğmamıştı ama yıldızlı bir geceydi. Anahtarı alıp yola koyuldum. Asef’in bayırı iniyorken arkamdan adımlarıma uygun ayak sesi duyuyordum. Geriye ani bir dönüş yapıyordum ama kimseyi göremiyordum. Kendi kendime “Ulan yavaş yavaş dön. O zaman kim ise görürsün” dedim. Ayağımı kaldırdım. Yavaş yavaş yere bastım. Enseme tıp diye bir şey değdi. Hemen elimi enseme attım. Elime gelen bir üzüm kapçığıydı. Ben adım attıkça tıp tıp diye vuran oymuş.
 
Geniş bir nefes alıp ferahladım. Artık ne ürküntü ne de korku kalmıştı. Gururlu ve mertçe adımlarla yola devam ediyor sanki zafer kazanmış muzaffer bir er edasıyla yürüyordum.
 
Mustafa KILIÇ’ın Yaşanmış Olaylar Arşivi’nden alınmıştır.
 
Bağbozumu bitince evlere taşınılırmış. Pekmezler küplere konulur eğer şarap yapmayı bilen varsa üzümden yapılan şaraplar da küplere doldurulur ve evlik denilen yerde küplerde saklanırmış. Pekmez sulandırılarak yemeklerin yanında içilir, pestil yapılır, haşıl yapılır üzerine dökülür, turşunun yanında ekmek bandırılarak yenilir bir de bahar ayında güneşi gören bulgur bulgur olmuş ve kuytu yerlerde kalmış kar alınır üzerine pekmez dökülerek dondurma gibi yenilirmiş.
 
Domates kızarmadan, hafif sararmaya başlayınca toplanır ve yenirmiş. O nedenle olsa gerek babannemin göğ baldırcan dediğini hatırlıyorum. Daha sonraları kızarması gerektiğini öğrenmişler. Yetmişin üzerinde yaşı olanlar çoban salatasını yarı kızarmış domatesle yediklerinde daha hoşlarına gittiğini söylüyorlar. Ne demişler “Gursah alıştığını ister”.
 
Çay nedir bilmezlermiş sonraları öğrenmişler. Ayşe teyzem, Fevzi Çoban’la yeni evlendiği günlerde Selvi yengemin evine gitmiş. Selvi yenge ona “çay mı istersin soğan kebabı mı yapayım” demiş. Ayşe teyzem “Çayı bir kere içmiştim biliyordum ama kebab diyince canım çekti ben de onu istedim. Meğer soğan kebabı bizim soğanı közleyerek üzerine kuru ot, biber, tuz döküp yediğimiz soğan közlemesi imiş bilsem çay isterdim” diye anlatmıştı.
 
Yufka ekmek çok eskilerde günlük yapılırmış. Daha sonraları yufka ekmeğini pişirirken kurutmayı ve yiyecekleri zaman su serpmek suretiyle ıslatarak yumuşatmayı öğrenmişler. Her gün yerine belirli aralıklarla ekmek pişirir olmuşlar ve bu durum onlara büyük bir zaman kazandırmış. Pişirdikleri yufka ekmekleri fare yemesin diye yerden yüksekte bir yere yerleştirirlermiş. Fareler o zamanlar evde cırıt atar ekmek, buğday ne bulursa yerlermiş. O nedenle her evde en az bir kedi olurmuş. Kedilerin çoğu yiyeceklere hiç dokunmayacak kadar terbiyeliymiş.

Tandırın içinde TOPUÇ denilen yağlı ekmekler yapılır, kadınlar hazırladıkları topuçları elleri ile kızgın tandırın yan yüzeylerine hızla çarparak yapıştırırlar, pişince ucu çengelli demirlerle çekip alırlarmış. Yağlı Topuç ekmeği çok lezzetli olurmuş. Oğlan, gız, gelin, avrat, çoluh, çocuh hemen bitiriverirlermiş. Böyle olunca da ne un dayanırmış ne de yağ. O nedenle sık sık pişirilmez azıh torbasına ise hiç konulmazmış.LAVAŞ denilen kalın yufkalar da bu usulle pişirilir ama lavaş elle değil ÇARPACAH denilen küçük çaput minderle tandır duvarına çarpılırmış. Kadınlar bu işlerini yaparken kollarına bileklerinden dirseklerine kadar iki ağzı lastikli GOLCAH takarlarmış.
 
Yemekler genellikle bulgur, yarma, fasulye, nohut, mısır gibi baklagillerden ve undan yapılırmış. Hayvanlardan sağdıkları sütlerden tereyağı, yoğurt, peynir, çökelek üzümden; pekmez, şarap, yazın yetiştirdikleri şalak, hıyar, domates gibi sebzelerden içerisine kokulu otlardan birer demet koyarak turşu yaparlarmış. Turşunun içine şimdiki gibi minerallerinden arındırılmış hazır tuz değil kaya tuzu koyarlarmış. Karaözü’de olmadığı için Emlek'lilere girabolu, elma, ayva vererek kaya tuzu alırlarmış. İçerisine sirke yerine üzüm suyu ile nane, pürpürüm, hıyar, domates, şalak koyarlarmış. Kışın hayvanlara yalatmak için de gerekliymiş kaya tuzu. Tabii ki bütün kış dayanabilsin diye biraz da ekşi tuz atarlar ve turşu küplerini kışın yemek üzere evliklere yerleştirirlermiş. Pürpürüm, madımak, yeşilfasulye gibi yazlık yiyecekler kışın yemek yapmak üzere kurutulup tuzlanarak bez torbalarda saklanırmış. Bahar geldiğinde yemlik, tekesakalı, kaba ot, kurt kulağı, kazayağı,  madımak, kuzuoğlak, hardal, evelik, çildirim, çıtlık, mantar navruz toplamaya dağlara giderlermiş. Madımak, yemlik, kuzu kulağı, kurt kulağı, hıyar kabuğu, pürpürüm kurutulur, tuzlanır, torbalarda saklanır ve kışın haşladıktan sonra içerisine bulgur atılarak yemek yapılır ve yenilirmiş. Tuzlamayı unutanlarınki kurtlanırmış. Kurtlandı diye atarlar mıymış derseniz tabii ki hayır. Kaynar suya koyunca kurtlar yüzüne çıkarmış annelerde çocukların yüreği kalkmasın diye suyun yüzüne çıkan kurtları kaşıkla alıp atarlarmış. Yemeklik tuz bulmak için Göl’e giderlermiş. Yazın suyu çekilen göl tuz tutarmış. Bu tuzlar toplanır, ezilir, elenir kullanılırmış.
 
Durumu iyi olanların hayvanları da varmış. Sütünden, yumurtasından, yününden yararlanıldığı ve çoğalmaları gerektiği için besledikleri hayvanlarını mecbur kalmadıkça kesmezlermiş. Kesip yemeleri için ya önemli bir misafir gelmesi ya tohmalaması ya da kurt tarafından saldırıya uğraması gerekirmiş. Bu sebeplerle ölmek üzere olan hayvanlar mındar olmasın diye hemen kesilirmiş. Kesilen hayvanın çok az bir kısmı o gün yenir geri kalanı zor günlerde yenmek üzere ya kavrulur ya da etin üzeri çaman (çemen) ile kaplanır ve duvarlara asılmak suretiyle kurutulurmuş.

Duvarlara asılan sadece et değil tabiî ki. Eskiden boş şişelere çeşme suyu doldurulur içerisine bir miktar gül yaprakları ve birkaç parça ekşi tuz konulur, şişe boynuna bağlanan iplerle duvarların dışına çakılan çivilere takılırmış. Mantar Tıpa bulmak zor iş o nedenle çoğunun ağzına çapıt ya da kâğıt tıkanırmış. Gülsuları daha sonra tatlandırılarak içilirmiş.
 
Sütten yapılmış tam yağlı peynirler torbalara konur, Büyük taşların altında bekletilir, suyu kalmayan peynirler büyük teşlere alınır, el ile iyice ufalanır, içerisine bir miktar tuz atılarak karıştırılır ve ağaçtan yapılan kısa kalın dövecekler yardımıyla güçlü erkekler tarafından küplere basılırmış. Kış boyunca küflenmemesi için peyniri basarken hava boşluğu kalmamasına özen gösterilir, küpün ağzına tuzlu tülbent ya da bez konur ve ters çevrilerek kuma gömülürmüş.
 
Arı besleyenler çokmuş. Arı sepetleri söğütlerin ince dallarından uzun silindir şeklinde sepet gibi örülerek yapılırmış. Hayvan dışkısının (mayıs derler) içine saman konulur, iyice karıştırılır ve onun ile arı sepetlerinin dışı sıvanırmış. Daire şeklinde iki kapak örülür ve arı sepetlerinin ağızlarına kapatılırmış. Kapaklardan birinde arının girebileceği şekilde bir delik bırakılır ve oğul veren arılar karakovan benzeri kovanların içine yerleştirilirmiş. Hazırlanan arı kovanları evlerinin önlerinde yaptıkları arılıklara üst üste dizilirlemiş. Yağmurdan, yaştan korumak için Arılıkların üç tarafı kapatılır ama ön tarafı arıların girip çıkabilmesi için açık bırakılırmış. Bazıları yaz aylarında daha fazla bal yapsın diye arı kovanlarını eşeklerin sırtlarına yerleştirerek bağlara taşırlarmış. Arı sepetinin içindeki petekler arılar tarafından yapılırmış. O nedenle ballar petekleri ile birlikte yenilebilirmiş. Bal kesmek için dumana ihtiyaç varmış. Duvara çarparak kuruttukları büyük baş hayvanların pisliğinden oluşan tezek alınır, duvardan çıkarılırken oluşan ortasındaki oyuk yere ot çöp konulur ve yakılırmış. Alev almamasına özen gösterilir ve oluşan duman arka kapağı açılan arı sepetinin içerisine doğru üflenirmiş. Dumanı hisseden arı sepetin önüne doğru ilerlemeye başlarmış. Arıların terk ettikleri bal peteklerinin kovanlara tutunduğu yerler uzun bir sapı olan demirden yapılan keski ile kesilir ve ÇEĞMEL denilen ucu çengelli demirden yapılan aletle petekler dışarı çıkarılırmış. Bu çıkarılan daire şeklindeki bal peteklerine DALAK denilirmiş. Bütün bir kış bozulmadan, akmadan kalabilsin diye peteklere zarar verilmemeye özen gösterilir, kesilen ballar teşlere oradan da balküpleri içerisine konularak kış boyunca yenilirmiş. 
 
Tarlalar  karasabanla, çütlerle, öküzlerle sürülür, Ekin erkekler tarafından tırpanlarla biçilirmiş. Kadınlar da oraklarla biçerler ama biçerken beş parmak için ayrı ayrı içi oyularak tahtadan yapılan Ellikleri sol ellerine geçirirler, parmağa geçirilen aleti iple bileklerine bağlarlar, sağ ellerine de orakları alarak ekin biçerlermiş.

Hasat zamanı toplanan buğdaylar ya çeşmelerin kürünlerinde ya da derede "Sal" denilen kendir kilimden oluşturulan yapay havuzlarda yıkanırmış. Yıkanırken buğdayın kumu, taşı, hızmığı, ot tohumları iyice ayıklanır, yıkanan buğday bir kendir kilim üzerine yığılırmış. Suyunu çeken buğdaylar iri bağ kazanlarında saatlerce pişirilir, ilistir yardımı ile kazanın içinden suyu süzülerek alınır geniş kendir çadırlara serilir ve arada bir karıştırılarak yaklaşık iki gün kurumaya bırakılırmış. Üçüncü gün iyice kurumuş buğday çadırların ortalarına toplanır, ekmek tahtaları üzerine tepeleme doldurulur, buğdayın en tepesine bir sahan yerleştirilir ve buğdaylar içerisindeki yabancı maddeler tek tek seçilir, seçilen çer çöp taş ne varsa sahan içerisine atılırmış.
 
Seçilen buğdaylar çuvallara doldurulur ve "Sohu" ya götürülürmüş. Burada hafif nemlendirilerek ağaç tokmaklarla dövülür, bu işlemden sonra taneler iyice "keperir", Dövülerek kısmen de olsa kepeklerinden ayrılan buğdaylar tekrar çadırlara dökülür ve kurutulurmuş. Kuruyan buğday savrularak kepeklerinden ayrılır, bulgur, düğür, düğürcük, un elde edilmek üzere değirmenlere götürülürmüş. Yukarı değirmen, Orta Değirmen Aşağı değirmen olmak üzere üç değirmen varmış unu buralarda çekerlermiş. Şimdi bu işle uğraşan kalmamış, değirmenler harabeye dönmüş, un çektirmeye başka yerlere gider olmuşlar.
Çok eskiden bu işlemler insan ya da hayvan gücü ile çekilen Seten denilen taşlarla yapılırmış.

Osmanlı tarım ürünlerinden onda bir oranında Öşür vergisi alırmış. Vergiler buğdaylar tarlalarda iken alınırmış ki az gösterip eksik vergi verilmesin diye. Ürün az, çoluk çocuk aç vergiyi az ödemek için saman götürüyorum diyerek altına buğday koyar ve kağnı ile eve getirirlermiş
 
Kışlık yiyecekler hazırlandıktan sonra Evlik içine veya kapı önlerine kuyular açılır, içerisine Purkaya’dan getirilen çamur olmayan toprak doldurulur, doldurulan kuyulara ise toplanan havuç, turp, yer elması vb. konulur, üzerleri yine aynı toprakla kapatılırmış. Bu toprak meyve ve sebzelerin suyunu kaybetmeden, bozulmadan kış boyunca saklanılmasını sağlarmış. Kışın toprağı eşip altından çıkarıp çıkarıp yerlermiş. Tohumluk patates, soğan ise donmaması için başka bir kuyuya konur, yazın kuyudan çıkarılır ve dikilirmiş. Meyveler evliklerde ya da mahat altlarında saklanılırmış.

Büyük kendir kilimleri bir araya getirip iki yanını ve altını dikmek suretiyle Harar denilen büyük çuvallar yapar ve buğdayı, arpayı bunun içinde saklarlarmış. Fareler buğdaya ortak olur, hararların altlarından delik açarak buğdayları yemeye çalışırlarmış. Bu nedenle belirli aralıklarla hararlar boşaltılır içindekiler havalandırılır ve delinmiş yerleri yama yapılarak onarılırmış. Yeri ve imkânı olanlar tahtadan ambar yaparlarmış. 
 
Buzdolabı olmadığı için artan yemekler, yoğurt gibi yiyecekler genellikle raflara yerleştirilir üzerine de birer kap geçirilirmiş. Daha sonraları ise telli dolaplar çıkmış piyasaya. Yinede bozulma riski olduğundan yemekler günlük yapılır ve tüketilirmiş. Yiyeceğin içinde et varsa hiç şansı yok çok kısa sürede nerden girer bilinmez karasinekler hemen içine girer ve yumurtalarını bırakırmış. Hazırlanan yemeğin içine Sinek, böcek girse de, düşse de alınır atılır ve yemeye devam edilirmiş. Bir anı daha:
 
TOPLA BACAKLARINI
Yıl 1953. rahmetli babam koyun çobanı durmuştu. Süloğ’un Hüseyin Çakmak’ta öbür sürünün çobanıydı.
 
Yaz dinlencesinde yardımcı oluyordum. Büyükyazı’da  ırmak kıyısında sürüler yan yana öğle yatağında yatıyorlardı. Annem ikisinin de azığını getirdi. Sofra açıldı. Yemek kesme katıklı mantıyıdı. Yazın sıcağında gerçekten hatırı sayılan yemekti. Yemeye başladık. Bu sırada çıtlığın (siyah hoplayabilen bir böcek) biri yemeğin içine düştü. Hüseyin dayı kaşığıyla alıp attı. Derken biri daha biri daha düştü yemeğin içine. Babam;
—Hüseyin senden korkmadılar. Onların hakkından anca Teke Bekir gelir deyip kaşığını hızla yemeğe daldırırken;
—Topla lan bacaklarını deyip alıp ağzına attı.
Hüseyin dayı kenara çekilip;;
—Bekir Dayı ben doydum. Size yarasın dedi.
Babam;
—Ulan yeğen mantı kıymalı. Bak pişman olursun. Gel yee dediyse de Hüseyin dayı yemedi. Amaaa öğürüp durdu. Sanki içi dışına çıkıyordu.
 
Mustafa KILIÇ’ın Yaşanmış Olaylar Arşivi’nden alınmıştır.
 
Bazen kış uzun sürer, hazırlanan kışlıklar yetmezmiş. Normal un bittiğinde arpa unu kullanılırmış. Arpa ununu bile bulamayan köylülerden biri mısır sömeğini keserle parçalayıp, el taşında çekip un haline getirmiş ve aç kalan ev halkını bu undan yaptığı ekmekle doyurmuş. Yöremizde yapılan yemekleri Sitemizin KARAÖZÜ / Yemeklerimiz başlığı altında bulabilirsiniz.
 
Önceleri üretip yerler, kendi yağları ile kavrulurken yıllar geçtikçe araç gereçler, çocukların eğitimi, üst baş almak için paraya ihtiyaç duymaya başlamışlar. Bunun üzerine ürünlerinin ihtiyaç fazlasını diyemiyorum çünkü ihtiyaçlarından bile kısarak biriktirdikleri ürünlerini paraya çevirme arayışına girmişler. Tereyağı, peynir, yün, baklagiller vb ürünlerini kağnılara yükleyerek satmak üzere Kayseri’ye doğru yola koyulmuşlar. Giderken Hampar’ın hanında veya mağara gibi oyulmak suretiyle yapılan hanlarda mola verirlermiş. Han’da bir odada on onbeş kişi yerde serilen çulların üzerinde kıvrılır yatarlar, üzerlerine ise yanlarında ne varsa onu örterlermiş. Giyeceklerinin çoğu yırtık, yamalı imiş.  Tuzhisar’da Sultan Hanı da varmış ama orada zenginler kalırmış.

Resim çektirirken insan en iyi kıyafetini giyer, sanırım dedemlerin en iyi belki de tek kıyafeti üstlerindekiydi. Eski fotoğrafları olanlar bilir ki atalarımızın çoğunun durumu bu şekildeymiş. Gabıttan bir don dırıldan işlik giyerlermiş. Bağda tarlada dolaşmaktan paçaları ve döşleri yırtılırmış. Ota çöpe takılmasın diye yırtılan yerleri birbirine düğümlerlermiş. 
 
Pazarda kazandıkları paranın bir kısmını köy dışında okuyan çocuklarına verir kalanı ile de kendi üretemedikleri araç, gereç, giyecek ve yiyecekleri almak için harçarlarmış. Çay şekerini alır ama misafir gelince onlara ikram ederlermiş. 
 
O zamanlar Karaözü’de bir bilemediniz iki bakkal varmış. Öyle her istediğini her zaman bulamazmışsın. Paran olsa bile ya sipariş verip bekleyeceksin ya da kendin gidip köy dışından satın alacaksın. Öyle her isteyene de her şeyi satmazlar az bulunan malları hatırlı müşterilerine ayırırlarmış.  Bazen de sattıkları ürünler yüzünden köyün büyüklerinden azar işitirlermiş. Bir gün seksen yaşlarında bir dede gelmiş “Oğluma leblebi verme demedim mi? Bak yine dişini kırdı. Niye laf dinlemiyorsun” diye kızmış. Leblebiyi satan da  “Emmi takma dişi kırılıyorsa yemesin. Ben ne yapayım. Koskocaman herif. Alma diyemem ki” demiş. Dedemiz 80, oğlu ise 60 yaşlarındaymış. O dönemler takma diş var mıydı? Diyeceksiniz. Yazdıklarımı gözden geçirirken dikkatimi çekti ama anlatan amcanın adını hatırlayamadığım için netleştiremedim doğrusu.
 
Kaç günde bir gelir bilinmez herkes eksiklerini gidermek için ÇERÇİ yolu gözlermiş. İhtiyaçları olan araç gereçleri bulamayan kasaba halkı bir dahaki sefere getirsin diye ÇERÇİ' ye sipariş verirlermiş. Çerçi, eşek üzerine eşyaları koyar getirir köy köy satarmış. Ne mi satarmış? Keçiboynuzu, kurtlu incir, iğne, iplik, oklava, naylon kap, akide şekeri, nazar boncukları, yuvarlak teneke kutu içerisinde gramped denen kremler, dilikli şeker, keçi boynuzu, elbiselik pazen, nazilli, basma, siyah üzüm, gaz lambası şişesi gibi günlük ihtiyaç duyulan yiyecek ve eşyalar.
 

 

 

Kayseri’den temin edilen araç gereçler Karaözü’de kullanılmaya başlanıldığı dönemlerde Çolak Hüseyin’in (Hüseyin Kılıç) eşi Hapa teyze ekmek pişirmek için komşusunun ekmek sacını istemiş ama komşusu vermemiş. Bunun üzerine çok üzülen Hüseyin amca sabah erkenden yürüyerek Kayseri’ye gitmiş, sacı almış, sırtına vurmuş ve akşam köye getirmiş.
 
Alevilere, Kızılbaşlara karşı olumsuz hareketlerin olduğu dönemlerde gittikleri yerlerde adları kendilerini ele vermesin diye bazıları birbirlerine farklı isimle hitap ederlermiş. Bu nedenle köyün dışına gittiklerinde Bekdeş’e Bekir, Cafer’e Osman diye hitap edilirmiş. Evin tek oğlu olan Dedem Civciv’in Cafar’ı (Cafer Kelek) da o nedenle Osman diye çağırırlarmış ve askerlik arkadaşları dedeme her ne kadar onbaşılık yapmasa da ölünceye kadar Osman onbaşı diye hitap etmişlerdir. Çok eski ve hatta yakın geçmişte çok kafa kesilmiş, yakılmış, yıkılmış, yok edilmişiz. Yöremiz şairleri bu konuda pek çok şiirler yazmış.
 
SİVAS’IM 
Yakılan canlar giriyor rüyama,
Sıkıyorlar boğazımı yatamıyorum.
Korkuyla doğruluyorum yatakta,
Alnımdaki lekeyi atamıyorum…
 
Atatürk’üm kurtuluşa başlarken,
Orda idi yiğitlerin Sivas’ım.
Tutucular Atatürk’ü dışlarken,
Orda idi yiğitlerin Sivas’ım.
 
Yobazlar toplanıp CANLAR yakarken,
Kan içenler azgın azgın bakarken,
Sahte dinci MADIMAK’ı yakarken,
Nerde idi yiğitlerin Sivas’ım.
 
Mustafa der; İnsanların bilgedir,
Cumhuriyet sende temel ilkedir,
Canlar yakmak alnında bir lekedir,
Temizlesin yiğitlerin Sivas’ım.
 
Mustafa KILIÇ’ın DİLEKÇE isimli şiir kitabından alınmıştır.
 
Eskiden birbirimize daha tutkunmuşuz. Birbirlerini kollar, korur ihtiyacı olanlara varlıklı aileler tarafından destek verilirmiş. 
 
Eskiden Karaözü’de İlaç yokmuş. Hastalandıklarında, yaralandıklarında o dönemler herkesin yaptığı gibi atalarından gördükleri, duyduklarını uyguluyorlarmış. Bu yöntemlerden bazıları şöyleymiş:
Yaralarına kül, tuz ya da katran basarlarmış. İyileşmeyen açık yaralara Keçe Mustafa Doğanay özel bir ilaç hazırlarmış. Katranı yayıhtan yeni çıkmış tuzsuz tereyağı ve yumurta akı ile karıştırır sarı bir merhem haline gelinceye kadar çırpar, yaraları bu merhemle tedavi edermiş. Sağlıkçılar ilacın tarifini istemiş ama Keçe dede bu ilaç ehli olmayanın elinde yarar yerine zarar getirebilir demiş ve anlatmamış. Sonra birilerine anlattı mı bilinmiyor. Keçe dede soğanı közler, üzerine şeker döker dövecekte iyice döver ve zor iyileşen çıbanların üzerine sürermiş. İlaç yapımını Rusya’da askerliği sırasında öğrendiği söyleniliyor.

Uyuz hastalığı için tuz kül karışımı en iyi ilaçmış. Yazın hayvanların yaralarına sinek konmasın diye, kokusu ağır olan katran (koyu petrol) sürerlermiş. Yaraya karpuz kabuğu yakılıp tereyağı ile karıştırılıp sürülürmüş. Çıbana pekmezli hamur ya da katran sürülürmüş. Sırt ağrılarına karasakız kaynatılır bez üzerine dökülür kaşıkla sürülür yakı gibi ağrıyan yerin üzerine yapıştırılırmış. Dere kenarlarından Damarlıca otu toplanır ve çiğ çiğ ezilir beze sarılır çıban üzerine konurmuş. Bu ot çıbanın patlamasını sağlarmış. Yaralanma sonucu oluşan küçük kanamayı durdurmak için Tütün, yakılmış çapıt külü basılırmış.
 
Babannem anlatmıştı. Gece uyurken Emin amcam ikide bir ayağını bir şey batmış gibi çeker çeker bırakırmış. Babannem merak etmiş bu oğlanın ayağında ne var diye bakmış ki ne görsün! Amcamın başparmağına ya çüvür batmış ya da taş değmiş yaralanmış ve yaranın içine kurt düşmüş.  Kurt derken sinek açık yara buldu mu hemen içerisine yumurtlar, yumurtalarda kısa sürede küçük beyaz kurtçuklara dönüşürmüş. Babannem eski sistemle kurtları bulduğu bir çöple temizlemiş, yaraya katran sürmüş ve yarayı iyileştirmiş.
 
Çürüyen dişler ya kendi kendine iyice kırıla kırıla tükenirmiş ya da köyde birkaç amatör dişçi tarafından kelpetenle uyuşturulmadan bağırta bağırta çekilirmiş. İlk başlarda takma diş yokmuş. Sonradan yapılır olmuş ve günlük konuşmalara girmeye başlamış. Hatta köyden birisi bir gün kavga ettiği insana öyle sinirlenmiş ki. “Bana bak takma dişimi arkana takar, köprüden aşağı sallandırırım, arkan yırtılır dişim kurtulur” demiş. Tabii o arkana dememiş ama biz öyle diyelim.
 
Çocukların altına öllük serilirmiş. Bir büyük bez dikerler, o bezin üzerine öllüğü ısıtıp koyarlar, çocuk içine işeyince ıslanan yeri topağı ile alır atarlar geri kalanı tekrar ısıtır çocuğun altına sererlermiş. O zaman hazır bezler yokmuş tabiî ki. Öllük Keltepe’den, Aptaltepesi’nden ya da köyün yukarısında Kale’nin alt tarafından Öllüklük denilen yerden getirilirmiş.
 
Eskiden evlerde su ve müsait yer olmadığı için çimmek için dere kenarlarındaki Yunak’lara giderlermiş. Karaözü’de yunak olarak iki yer varmış. Biri Bekir Ağa’nın ordaki dere kenarındaymış, birisi yukarıda Ali Osman’ın deredeymiş. Esbap yıkamak ve çimmek için buralara giderlermiş. Erken giden sabah kazanını kurarmış. Pek çok insan yunaklardaki ocakların içerisine akşamdan nöbet koyarmış. Yani akşamdan odunlarını götürür ocakların içerisine koyar yer tutarlarmış. Sabah ışırken gider ateşini yakar, kazanını koyar, suyunu ısıtırmış. Evde kaç nüfus varsa kar kış demeden üstü açık olan bu yunaklarda çimerlermiş. Hatta diyorlar ki Kışın banyo yapıp eve dönünceye kadar saçlarının ucu buz tutar, çarıkları kar suyunu alır ıslanırmış. Isınmak için eve gelir gelmez ocağın içine bir Sarat (büyük elek) dolusu Guruluh doldururlar, Guruluğun önüne tezek koyarlar ve yakarlarmış. Önceleri yunaklarda çimerlerken daha sonraları evlerde çimmeye başlamışlar ama bu sefer de sokak çeşmelerinden dönüm dönüm su taşımaları gerekmiş.

Şampuanı bırakın sabun bile yokmuş. Kafalarını KİL, çamaşırlarını KÜL, bulaşıklarını TOPRAK, KUM ile ellerini ise SABUN OTU ile yıkarlarmış. Yunaklara gelmeden önce bitlerin saç diplerine bıraktıkları sirkeleri (bit yumurtası) tek tek arar iki tırnak arasında sıkıştırır “çaaat” diye kırarlarmış.  Yıkanan saçlarını kilden arındırmak için ince dişli taraklar kullanırlarmış.
 
Kadınlar kansız kaldıklarında veya aşeridiklerinde kil yerlermiş. Kil; Kale’nin eteğinde Gözmen Ali’nin evinin oradan, Kalederesi’ndeki Zadi’nin evinin oradan, Pirinçlik denilen yerden ya da Keltepe’den getirilirmiş. Bağda, tarlada çalışırken kirlenen ellerini yıkamak için kullandıkları sabun otu geniş yapraklı olup dere kenarlarında yetişirmiş. Bu ot avuçlarına alıp ovuşturarak ezdiklerinde sabun gibi köpürürmüş.
 
Ev halkı yıkandıktan sonra gelinler çamaşıra başlarmış. Bir yandan tokaçlarla dere kenarındaki taşların üzerinde bir yandan leğenlerde çamaşır yıkarlar bir yandan da bitlerden kurtulmak için beyaz çamaşırları kara kazanlarda kaynatırlarmış. Çamaşırlar ağarsın, beyazlaşsın diye kaynayan suyun içine bir torbaya konulmuş, ağzı bağlanmış kül konulurmuş. Meşe külü bu iş için idealmiş. Meşe külü bulamayanlar ise üzerlik külü kullanırlarmış. Yazın biriktirdikleri külleri saklar kışın çamaşırda deterjan niyetine kullanırlarmış.
 
Eskiden saclar ağzı yukarı gelecek şekilde tandırların üzerine konulur, içerisine saman, tezek ya da odun yerleştirilir, üçayağı olan, üzerine kazan konacak şekilde tasarlanmış, demirden yapılmış SACAYAĞI yerleştirilirmiş. Yemekler buralarda pişirilirmiş. Günümüzün şöminesine benzer bir görüntü oluşurmuş. Sonraları sobaların üzerinde ya da güzine denilen sobaların gözlerinde yemek pişirir olmuşlar.

Daha sonraları ise daha az zahmetli olduğu için gaz ocakları tercih edilmiş. Pompalı gazocağı yakmanın da ayrı bir keyfi varmış. Pompalı olan bu gazocağı’nın üst kısmına bir miktar ispirto döktükten sonra yakıp pompaladığınızda Gazocağı kendine mahsus bir ses çıkararak yanarmış. Ne odun ne kül derdi varmış, işte o zaman rahatlamışlar kendi deyimleri ile. Sonraları tüp ile çalışan Milangaz denilen ocaklar gelmeye başlamış.

Tencereleri, tabakları, ibrikleri, güğümleri, tasları, sitilleri, leğenleri, mangalları hepsi bakırdanmış. Bakır maşrapalarda çay içerler, Çay kaşığı bulamayanlar kendir çöpü ile karıştırırlarmış. Sonra çinko sonra alüminyum daha sonrada emaye kaplar çıkmış. Bu arada rengarenk naylon bardakları da unutmamak lazım. Yenileri çıkınca ağır oluyor kalay gerektiriyor diye bakırların hepsini yok pahasına satmışlar. Nerden bilsinler gün gelip hepsi antika olacak.

 
 
 
Eşek, manda, camız gibi büyük baş hayvanların şap ile terbiye edilmiş derisinden, gönünden Çarıh yaparlarmış. En güzeli manda derisinden oluyormuş. Gönün kenarından iplik gibi keser SIRIM yaparlar, Çarıhları Gıyıh’larla dikerlerken iplik yerine Sırım kullanırlarmış. Herkese yetecek çarık yokmuş, dışarıda kimin işi varsa çarığı o giyermiş.
 
Evler kerpiçten yapılırmış. Kerpiç yapmak için Toprak ve saman karıştırılır, daha önceden hazırlanmış tahta kalıplara dökülür, ayak ile çiğnenir, iyice sıkıştırılan kerpiçler ters çevrilip kalıptan çıkarılır ve kurumaya bırakılırmış. Kuruyan kerpiçlerin aralarına çamur koyarak duvar örerlermiş. Evlerin temelleri sağlam olsun diye taştan yapılırmış. Purkaya’dan sarı toprak getirilir ve duvarların yüzü güzel görünsün diye süpürge ile sıvanırmış. Eski çaput parçaları ile de sıva yapılabilirmiş. Evlerin üzerine ağaç onun üzerine çer çöp onun üzerine de toprak dökerlermiş. Damın üzerinde ot bitip, kökleri aşağı suyu sızdırmasın, yağmur yağınca damlar akmasın diye tuz dökerler, tuz döktükten sonrada Loğ taşı ile bir ileri bir geri giderek damları sıkıştırırlarmış. Bütün bunlara rağmen dam akarsa akan yerlerin altına leğenler, kaplar yerleştirirlermiş.

Evlerde muhakkak bir evlik, bir ahır bir de samanlık olurmuş. Evliklerde bir tandır olur, tandırın üzerine ters çevrilmiş sac konur içerisinde odun, tezek, çöp yakılarak ısınılırmış. Soba ve kömürle daha sonra tanışmışlar.
 
Samanlığa saman konur, ahırda hayvanlar bulunur, hayvanların bulunduğu yerin üstüne de insanların yatabilmeleri için “Tahtalı” yapılırmış. Tahtalı denilen yerler bugünün çekme katı görünümünde olurmuş. Tahtalıların arasında birbirine geçilemeyecek kadar fazla ama kıpırdasan duyulacak kadar az mesafe varmış. Tahtalı denilen yerlerde genellikle evli olan aile fertleri yatar, bekârlar ahır sekilerindeki yer yataklarında yatarlarmış. Pijama yerine içlik ya da köynek denilen kıyafetler giyilir çocuklar ise esbapları eskimesin diye çıplak yatarlarmış. Yer döşekleri serilir, yatağın bir ucundan diğer ucuna kadar uzanan uzun yastıklar konulur, bir yatakta dörder beşer kişi yatarlarmış. Yazın damlarda ya da evliklerde yatılırmış.
 
İlk başlarda yerlere kendir kenevir saplarından ördükleri sedirleri, içine mısır kabuğu doldurulan yatakları, saman doldurulan yastıkları kullanmışlar.  Koyun beslemeye başladıktan sonra Culfalıhta kendi dokudukları yün kilimleri, kendir kilimleri yerlere sermeye, yün doldurmak suretiyle yapılmış döşek ve yorganlarda uyumaya, Mahat denilen divan benzeri tahtadan yapılan yerlerde oturmaya, tahtadan yapılmış karyolalarda yatmaya başlamışlar.
 
NEREDE? 
Pekmez ile dolar idi küpümüz,
Ocak kullanırdık yoktu tüpümüz,
Toprak damda yaşar idik hepimiz,
Kerpiçler, çoraklar, mertekler nerde?
 
Soba yoktu ocak, tandır yanardı,
Üzerinde kazanla su kaynardı,
Çoluk çocuk buz keserdi, donardı,
Odunlar, omçalar, tezekler nerde?         
 
Çocuk yalınayak, ayaklar yara,
Hani nerde pabuç, var mı ki para?
Odunu ırmaktan toplar fukara,
Calazlar, çöplekler, şelekler nerde?
 
Söylüyorum herkes tuhaf bakıyor,
Musluklardan içilmez su akıyor,
Sünger yatak sırtımızı yakıyor,
Yünden doldurulan döşekler nerde?
 
Nevzat ERDOĞAN’ın Nerede isimli şiirinden alınmış dört kıta.
 
Çedene tohumu ekilir kendir yetiştirilirmiş. Yetişen kendir biçilir, kurutulur, odunlarla dövülerek tohumu alınır, alınan tohumlardan (Çedene) gavurga yaparlarmış. Sonraları kenevire bağlı olarak uyuşturucu madde üretiminin önlenmesi amacıyla kenevir ekimi pek çok yer gibi Karaözü’de de yasaklanmış.
Tohumu alınan Kendir bitkisi dereye ıslatılır ve su alıp götürmesin diye üzerine taş koyarak bekletilirmiş. Yirmi gün bekletildiğinde kendir bitkisinin yeşil hali gider bembeyaz olurmuş. Kendiri sudan çıkarır suyun kenarına serer orda kuruturlar, öküzü olan kağnısı ile ezdirir kağnısı olmayan büyük sopalarla döverek kurumuş sapların dış kabuklarını tel tel ayırırlarmış. Ayrılan kısım kirmen ile eğirilerek  kendir ipi haline getirilirmiş. Kendiri İğ denilen aletle eğirirler, kendir ipinden çuvallar yaparlarmış. Çuvalları culfalıhta dokurlarmış

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Yünleri Kirmen ya da iğ denilen aletle eğirirlermiş. Eğirerek hazırladıkları yün ipleri kök boyalarla boyarlarmış. Balçık çamurun içinde bekleterek kahverengi, narçiçeği ile kırmızı, çeviz kabuğu ile yeşil, soğan kabuğu ile başka renkleri elde ederlermiş. Üç eteklerini, önlüklerini, çuvallarını, kilimlerini, heybelerini, yük üzerine örttükleri alaca denilen örtülerini, mahat yastıklarını, perde denilen örtülerini hep kendileri dokurlarmış.  Kendirden ise çuval, kendir kilim, çul yaparlarmış. Çuvalların ağızlarını bağlamak için  yuvarlak şekilde rengarenk ağızbağı örerlermiş.

Süpürgelerini de kendileri yapıyorlarmış. Süpürge tohumunun ekilmesiyle elde edilen süpürge otu toplanır, bir araya getirilerek özel bir yöntemle bağlanır, düz olsun diye üzerine ağır bir taş konur ve kuruduktan sonra kullanıma hazır hale gelirmiş. Kapı önlerini süpürmek için ise çalıdan özenilmeden yapılan Çalı Süpürgeleri kullanılırmış.

Evler İdare, Çıralıh denilen içerisine beziryağı, gazyağı ya da ispirto konulan ve mum ışığı kadar aydınlatan küçük aletlerle aydınlatılırmış. İçerisinde fitil olurmuş Az is yapsın, gazyağı çok gitmesin diye ucuna kül basarlarmış.  Ders çalışması gereken ne kadar çocuk varsa başına toplanırlarmış. Daha sonraları Gaz Lambası hemen arkasından da tüple çalışan, ipek gömleği alkolle ıslatılarak yakılan Lüks lambaları devreye girmiş.

Geceleri radyo televizyon olmadığı için aile büyükleri hikâyeler anlatır, herkes birbirleri ile sohbet edermiş. Kış geceleri özellikle çok renkli geçermiş (karaozu.com / KARAÖZÜ / Kış Geceleri Eğlenceleri).
 
TUTKAP: Osmanlılar döneminde sancak tarafından gönderilen zabitler 16-17 yaşlarına gelen gençleri muhtarlara sorarak tespit eder yakaladıkları yerde tuttukları gibi alır askere götürürlermiş. İmam çocukları babaları savaşta ölürse yerine baksın diye askere alınmazmış. Zenginler ise bedel öderler ve çocuklarını göndermezlermiş. “Zenginimiz bedel öder, askerimiz fakirdendir” lafı o günleri anlatır diyorlar.  Tutkap ile toplanan gençler o günlerde hangi cephede savaş varsa doğrudan oraya nakledilirlermiş. 1. dünya savaşında toplanan gençler Trablusgarp, Yemen ve Hicaz’a götürülmüşler ve gidenlerden dönen olmamış.
 
2. dünya savaşında gidenler ise savaş bitinceye kadar, 1939’dan 1945’e kadar evlerine dönememişler. Sağ kalanlar ancak savaş bitince dönebilmişler. Savaştan başka bir cepheye savaşa nakledilip Oniki yıl askerlik yapanlar bile varmış. Savaş yılları yokluklarla geçmiş.
 
Savaşa bitinceye kadar savaştan kaçmayanlar ve kahramanlık gösterenlere İstiklal Madalyası verilirmiş. Savaşan askerlerin Sakarya nehrinin derin bir yerinden karşıya geçmeleri gerekiyormuş. O kadar coşkun akıyormuş ki yorgun olan askerlerin bir kısmı akan suya kapılıp ölüyorlarmış. Nehri geçen ise arkasına bakmadan koşuyormuş. Bu askerlerin içinde Yusuf Çavuş’da (Yusuf Göktürk)  varmış. Yusuf çavuş kaçmak yerine eline geçirdiği yaklaşık birbuçuk metrelik sicimi sudaki askerlere uzatır, yakaladığını çeker çeker nehrin kenarına alırmış. Bu durumu dürbünle izleyen komutan Yusuf Çavuş’un yaklaşık 23 asker kurtardığını tespit etmiş ve bu olay nedeniyle kendisine İstiklal Madalyası verilmiş. Yusuf çavuş’un bir anısını babamdan dinlediğim kadarı ile anlatayım.
 
Savaş ve yokluk olduğu bu yıllarda komutanı Yusuf Çavuş’a 120 çarık verir ve askerlere dağıtmasını ister. Öğlen vakti gelen çarıklar askerlere dağıtılır. Komutan bir müddet sonra bakar ki askerler açlıktan dağıtılan çarıkları ateş üzerinde yumuşatıp yumuşatıp yemeye başlamışlar. Sabah yola çıkılacak ama sabaha kadar çarıklar bitecek düşüncesi ile “Yusuf Çavuş çarıkları geri topla sabah dağıtırsın” demiş. Toplanan çarıkların sayısı 80 miş. 40 çarık yenilmiş. “Savaş bu işte biz savaşı böyle zorluklarla kazandık” demiş Yusuf Çavuş.
  
Sağlam erkekler askerde olduğu için Kadınlar, çocuklar ve askere alınmalarına engeli olanlar her işlerini kendileri yapar olmuşlar. Az sayıda dönenler ise çok şanslıymış.
 
Bu dönemde eşi ölen kadınlar başkaları tarafından rahatsız edilmesin, yiyecek sıkıntısı çekmesin, başında bir erkek olsun diye ya evlendirilir ya da kocasının erkek akrabalarından birinin evine yerleştirilirmiş.
 
Babannemin Abbas ve Ahmet adlı iki kardeşi bu savaşlarda ölmüş. Nerde kaldığını da bilememişler. Çoğu gibi babannemde kardeşlerinin arkalarından ağıt yakmaktan başka bir şey edememiş.
 
Allı durnam sen görüyün halimi
Çeken bilir ayrılığın halini
Bu yıl iki gardaş büktü belimi
Oturur ağlarım gahar ağlarım.
 
Çiğerim başında bir oddur yanar
Derdimi söylesem el beni gınar
Gardaşın göçleri nereye gonar
Gonduğu yerlerin daşı ben olam.
 
Ayşe Kelek (Ede’nin Gızı)
 
Evde ne radyo ne televizyon ne bilgisayar ne cep telefonu ne buzdolabı kısacası elektrik yok elektrikle çalışan aklınıza gelebilecek hiçbir şey yok su yok yok yok yok! Bu şartlara rağmen söylediklerine göre mutluymuşlar ve elbirliği ile Karaözü köyünü yüksek okuma oranıyla, yetiştirdiği değerli evlatlarıyla anılacak bir kasaba haline getirmeyi başarmışlar. Bütün yokluklara rağmen eskiden bir çizim yerlerini satmamışlar.
 
HALA’YA BAKIN
Sırtına bir şelek odun yüklemiş,
Suçatı’dan gelen Hala ‘ ya bakın.
Yıllar yılı sabır ile beklemiş,
Ömrünce çektiği çileye bakın.
 
Eve gelir aş pişecek öğlene,
Yorgun argın hamur yapar leğene,
Mümkün müdür oyalanıp eğlene,
Yine ekmek bitmiş hılaya bakın.
 
Evde ne soba var ne de bir ocak,
Ne odun ne kömür neyi yakacak,
Beş çocuğa emeğiyle bakacak,
Haline şükreder duaya bakın.
 
Ayağında yırtık naylon pabucu,
Parmağı görünür delinmiş ucu,
Şelek sırta batar sızlar kuluncu,
Durur soluklanır molaya bakın.
 
Halini soran kim, eşi kahvede,
Bir can yoldaşı yok hasbıhal ede,
Kahretmiyor hiç küsmüyor yine de,
Tapar erkeğine olaya bakın.
 
Nevzat ERDOĞAN
 
Savaş bitmiş, sağ kalanlar dönmüş ve birlikte mutlu, mesut yaşamaya başlamışlar. Gökten üç elma düşmüş biri ölenlerimizin biri yaşayanlarımızın biri de Karaözü’müzün başına...
 
Karaözü’ye emeği geçen herkese minnettarız. Yaşayanlara sağlıklı uzun ömürler, aramızdan ayrılan atalarımıza ise Hakk’tan rahmet diliyorum. Işıklar içinde kemikleri sızlamadan yatsınlar. 
NOT: Sizlerden gelecek yazılar, fotoğraflar, anılar ilave edilerek bu destanın daha da güzel hale getirileceğine inancım tamdır. Bakarsınız birde belgeselini çeken çıkar kim bilir?
 
Hoşça kalın dostça kalın. Her şey gönlünüzce olsun.
 
Saygılarımla,
Ayşe Özerdem Çolakgil
 
EMEĞİ GEÇENLER:
Bu konuda bilgisiyle ve / veya belgesiyle bizlere katkı veren Hüseyin Avni Tatar, Osman Seven, Mustafa Doğanay, Esma Aşkın, Suzan Yücel, Cemalettin Bal, Kadim Taşyürek (Kadim Dost), İrfan Temel, Ahmet Erdoğan, Turan Işık, Fevzi Can Keleş, Nevzat Erdoğan, Mustafa Kılıç, Hüseyin Şimşek, Nazik Şimşek, Mustafa Şimşek, Emin Demirel, Hasan Tatar, Turgay Şen Bağcı, Zülfikar Bağcı, Adem Bal, Eroğan Doğanay, Şinasi Genç, Ercan Genç, Yusuf Genç, Sami Yıldırım, Ali Avcı, Mesut Özdemir, Nazif Özdemir, Hikmet Avcı, Hayati Kılıç, Gültekin Gök, Halil Bal, Zöhre Sarıdal, Metin Şerefoğlu, Ertuğrul Erdoğan, Zeki Işık, Nurdal Karahan, Naime Seven, Turan Seven, Nihat Öztürk, Ayşe Çoban, Şahin Avcı, Fikriye Avcı, Aydıner Kılıç, Süleyman Özel, Vedat Tatar, Kerim Temel, Süleyman Özerdem, İhsan Özerdem, Ahmet Özerdem, Nermin Özerdem, Fatoş Doğanay, Fatma Özerdem’e ve bilgi almak amacıyla yaptığımız toplantılarda kasabamız kütüphanesinin bir odasını bize tahsis eden Belediye Başkanımız Şener Tatar’a katkılarından dolayı teşekkür ediyorum.

 

Free counter and web stats